ABD hegemonyasının çözülüşü ve savaş

Ağustos başında dünya, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin provokatif Tayvan ziyareti ile savaş eşiğine geldi. Çin acaba Pelosi’nin uçağını vuracak mı tartışmaları, sanki savaşı Çin’in istediği gibi bir izlenimle sunuldu. Pelosi’nin ziyareti, Çin için, kendi parçası olan Tayvan’ın, fiilî olarak sürmekte olan “yarı bağımsız” davranışlarının desteklenmesi, ABD tarafından tanındığı söylenen “Tek Çin” politikasının terk edilmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle Çin Başkanı Xi, açıkça, “ateşle oynayan yanar” yanıtını veriyordu. ABD, Temmuz başından beri bu ziyareti planlıyor, ama sürekli erteliyordu. Sonunda ziyaret gerçekleşti. Kısa bir ziyaret oldu. ABD, bu kez Tayvan meselesini karıştırdı. Dün Ukrayna’yı, bugün Tayvan’ı, yarın muhtemelen bir başka yeri karıştırmaktan geri durmayacak gibidir.

Sanki, sadece Tayvan meselesini tartışmak, tartışmayı kısırlaştıracaktır. Bu nedenle, biraz geriye gitmeli ve son yıllarda daha da netlik kazanmış olan süreci, bir kere daha tüm yönleri ile ortaya koymayı denemeliyiz.

Son yıllarda, dünya, ABD emperyalizmi başta olmak üzere, Batılı güçlerin savaş dayatmalarına, bazan da somut adımlarla, daha fazla tanık olmaya başlamıştır. Giderek sıklaşan biçimde, dünyanın çeşitli yerlerinde patlatılan sorunlar ortaya çıkıyor.

İlk Afganistan ile başladı ABD. ABD’nin Afganistan işgalini, Irak işgali takip etti. Her iki işgal, 11 Eylül saldırılarının ardından geldi. ABD, SSCB’nin olmadığı bir dünyada, “tek dünya devleti”, “imparatorluk” vb. adlarla tam egemenlik, tam hegemonya ilan etmek istiyordu.

ABD’nin kapitalist-emperyalist dünyadaki hegemonyası, 1945 sonrası kurulan yeni kapitalist-emperyalist düzen içinde anlamlıdır. Bu hegemonyanın, tüm dünyada bir hegemonyaya dönüşmesi, “ABD’nin bir dış politikaya ihtiyacı var mı” gibi sorularda kendini ifade eden bir amaç idi.

Afganistan ve Irak işgalleri, aslında ABD için kendi hegemonyasının çözülüşünü durdurmaya yetmedi. Elbette, her iki ülkeyi de işgal etti ve bu açıdan “zafer” elde etti. Ama ABD’nin istek ve arzularına ne kadar hizmet ettikleri çok tartışılır durumdadır. Afganistan’dan, kendisi ve NATO geri çekildi ve Irak’ta bugün, ABD yanlılarının en büyük gündemi artan İran etkisidir. Öyle ise, bu her iki zafer, aslında tırnak içindedir.

ABD, tüm bu saldırıları, kendi hegemonyasını kurduğu, doların egemen uluslararası para olması, altından bağımsız hâle gelmesi ve tüm dünyanın bunu kabul etmek zorunda kalması, IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar ve NATO denilen askerî savaş örgütü ile birlikte sürdürüyordu. NATO ve ekonomik güç kullanımı, aslında birbirine paraleldir. Eğer ABD, NATO dışında bu işleri kendi başına yapmaya kalksaydı, aslında emperyalist rakipleri (ki hegemonyasını zorlayan bunlardır, Almanya, Fransa, Japonya ve İngiltere) üzerindeki kontrolü de kaybetmeye başlayacaktı. Zaten, “çözülen ABD hegemonyası” dediğimizde, ABD’nin mesela Küba, mesela Çin, mesela SSCB üzerinde bir hegemonyasından söz etmiyoruz. Tersine, kapitalist-emperyalist kamp içindeki hegemonyasından söz ediyoruz. Bu nedenle, NATO’yu etkili olarak kullanmak, doları etkili olarak kullanmak, kendi hegemonyasının şekillendiği uluslararası ekonomik ve siyasal kurumları etkili olarak kullanmak, bu savaşın bir parçasıdır.

Demek oluyor ki, ABD açısından NATO’yu yaşatmak, büyük bir öneme sahiptir. Zira, (a) istediği kararı zaten aldırma gücüne sahiptir ve hiçbir NATO ülkesinden itiraz gelmemektedir, (b) bu yolla, en büyük emperyalist rakiplerini denetim altında tutmayı sürdürebilmektedir.

Afganistan ve Irak saldırıları sonrasında, başta Fransa ve İngiltere olmak üzere, Batı cephesinden sesler yükselince, ABD, onlara bir Libya petrolü hediyesi sundu ve bu kez Libya dağıtıldı, işgal edildi. Fransa ve İtalya, Libya petrollerinden pay almayı başardılar. Doğrusu, her emperyalist ülkenin savaş ganimetleri, onların da iştahını artırıcı bir etki yarattı. Bu sürede ise, özellikle Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere, ABD kontrolünden kurtulmanın yollarını geliştirme hevesindeydiler. Bu konuda küçümsenir adımlar da atmadılar. Ta ki, Ukrayna provokasyonuna kadar. Ukrayna, Almanya için çok büyük önemde idi. Ve elbette, ABD’nin oyununa karşı koyacak iradeleri yoktu. Bugün, tüm Avrupa, Rusya’nın Ukrayna operasyonuna karşı, ABD’nin arkasına dizilmiştir. Biden’ın “welcome Amerika” sesleri ile NATO’ya güçlü dönüşünü alkışlayan Batı cephesi, zaten bu yola girmeye çoktan hazır idi.

Almanya’nın Merkel’den sonraki yeni Şansölyesi, bugünlerde, Tayvan meselesinin öncesinde, Avrupa’nın Rusya’ya karşı sert duruşu gereklidir ki, ABD, Çin ile başa çıkabilsin türünde konuşmalar yapmaktadır. Oysa Almanya, iki Almanya’nın birleşmesinden başlayarak, ABD hegemonyasından kurtulmanın yollarını döşüyordu.

SSCB çözüldükten sonra, Doğu Avrupa’ya açılan Alman tekelleri, büyük olanaklar elde ettiler. Ekonomik olarak hızla güçlendiler. Hitler’in savaşla egemen olamadığı birçok pazarı, tek mermi atmadan alma şansını elde ettiler. O zaman da ABD, NATO eli ile Yugoslavya’yı dağıttığı zaman, aslında aynı zamanda Avrupa’ya yerleşme peşinde idi. Bunu da yaptı. Böylece ABD, Almanya’nın ekonomik olarak artan gücü ile ölçüşemeyecek kadar zayıf olan askerî gücünü kendi avantajına çevirmeyi hedefledi. Bugün, bunun meyvelerini toplamaktadır. Almanya Başbakanı, utanmadan Rusya’ya karşı güçlü duruştan söz ediyor. ABD’nin Çin’e saldırısını kolaylaştırmaktan söz ediyor. Avrupa, bir kere daha, Avrupalılar eli ile savaş alanı hâline getiriliyor.

Geriye dönelim.

Libya’dan sonra mesele, Ortadoğu idi. Bunun için Suriye ile işe başladılar. Büyük çaplı bir operasyon planlandı. ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar vb. işin içine alındı. Böylece, Suriye parçalanacaktı. Ve elbette ardından, İran operasyon alanı yapılacaktı. Bunun için İslamî örgütler devreye sokuldu. IŞİD yaratıldı. Afganistan’da, Pakistan’da yetiştirilen paramiliter gruplar devreye sokuldu. Türkiye, hem bunların geçiş alanı, lojistik alanı, eğitim alanı oldu hem de ideolojik alanı olarak organize edildi. Suriye bir Afganistan olarak düşünülürse, planlanan buna benzer idiyse, Türkiye de bir Pakistan olarak düşünüldü. Suudi ve Katar şeyhlerinden paralar alındı, İsrail’den her türlü teknik ve lojistik destek sağlandı ve ABD-İngiltere, bizzat sahaya girdi.

Suriye savaşında işler istenildiği gibi yürümedi. İşgal tamamlanamadı. Suriye ordusu ve halkları, saldırılara direndi. Ama daha da önemlisi, Rusya ve Çin, doğrudan sahaya inmeye başladı. Rusya, Suriye tarafından, anlaşmalar gereği davet edildi ve Rusya, Suriye sahasına indi. Savaş, biçim değiştirdi ve savaşın akışı da bu yeni biçime göre sürmeye başladı.

Bu süreç, ABD’nin hegemonyasının çözülüşünü, daha açık hâle getirdi.

ABD, bu noktadan sonra, müttefikleri olan diğer emperyalist rakipleri ile sorunlar yaşamaya başladı. Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere, daha açık bağımsız davranışlar göstermeye yöneldi.

İşte Ukrayna savaşı, böyle organize edildi. ABD, Ukrayna’da, sorunu patlatıp, geri çekilme taktiği uyguladı. Ukrayna’da Rusya’nın uzun süre müdahale etmemesi, 2014’ten beri atılan adımlara farklı yaklaşımlar göstermesi, 14 bin kişinin katledilmesine rağmen sabretmesi, aslında ABD ve NATO güçlerini daha da fütursuz davranmaya itti. Ukrayna’da nükleer hazırlıklara kadar varan uygulamalar devreye alındı. Nihayetinde, Neonazi güçler fiilî olarak devleti ellerine aldılar ve yeni başkan buna uygun teatral bir oyun oynarmış gibi davranmaya başladı. Ve sonunda Rusya, operasyona başladı. Operasyon başlar başlamaz, ABD, Batı, Ukrayna’yı “yalnız” bırakmakta tereddüt etmedi. Ya da Ukrayna, beklediği desteği alamadı. Ukrayna’da bu desteğin geleceğine, Neonaziler zaten inanmıyordu. Onların görevi, yaptıkları işi yapmaktı. Ama Zelenski, herhâlde bir destek geleceğine inanmıştı. Öyle olmalı. Ama bu destek, silah yardımları şeklinde sürdü. Donetsk ve Lunask, daha önceden ilan ettikleri bağımsızlıkları nedeniyle uğradıkları azgın saldırılardan kurtulmuş oldu. Ama ABD, tüm Batı’yı arkasına almayı, Rus düşmanlığını körüklemeyi, Rusya’ya karşı ambargolar uygulamayı başardı.

Bugün, bu ambargoların sonuçsuz olduğunu söylemek abartılı olmaz. Rus ekonomisi kendi yolunda yürümektedir. Ama henüz elbette işin sonuna da gelmiş değiliz.

Tayvan meselesine gelmeden önce, 2008’de başlayan krizi de işin içine eklememiz gerekir. 2008 krizi, salt finansal bir kriz değildi. Bu konuda, daha işin başından beri krizin derinliğini tespit eden çok makale vardır. Krizin finansal alanda patlaması, aslında kapitalist sistemin, kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durumun sonucudur. Dünyanın gelişmiş metropollerinde üretim yerine paradan para kazanmak, şirket avcılığı, pazarın kontrolü gibi konular öndedir ve tümü, finansal alanda ifade bulmaktadır. Bu nedenle finansal alanda krizlerin başlaması normaldir. Ama o alanda kalmazlar. Zira kriz daha derinden gelmektedir.

2008 krizi, aynı zamanda emperyalist güçler arasında paylaşım savaşımının yeniden öne çıktığı bir dünyada ortaya çıktı. Biz, başlıca emperyalist güçler denilince, beş emperyalist gücü sayıyoruz, diğerleri yok anlamında değil, önemleri az anlamında. Bu beş emperyalist güç, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya’dır. Kriz, aynı zamanda, dünya kapitalist sisteminin içinde süren bu paylaşım savaşımını daha da artırıcı bir etki yarattı. Doların, maliyetsiz bir “hegemonya” aracı olarak kullanılmasının, diğer emperyalist güçler tarafından alkışlarla karşılanması elbette beklenemezdi.

Bu sürece, Çin’in, bu başlıca beş emperyalist güç tarafından, uluslararası tekeller tarafından, dünyanın fabrikası hâline gelmesi, üretimin uluslararasılaşması ve üretim üssü olarak Asya’nın, Doğu Asya’nın organize edilmesi de eklenmelidir. Çin, 2005’lerden başlayarak, kendi markalarını devreye sokmuştur.

Sermaye, uluslararası tekeller, her girdikleri ülkeyi sömürge hâline getirmekte zorluklar çekmemişlerdir. Ama Çin, sömürge hâline getirilemedi. Çin, kendini dünyanın sayılı ekonomik güçlerinden biri olarak örgütledi. Üstelik bunu, kapitalist sistemin kurallarını yok sayarak da yapmadı. 2003 yılına kadar, dünyanın en büyük 500 firması içinde bir adet dahi Çin firması yoktu. Oysa bugün, 2021 yılında, 121 firma ile, dünyanın en büyük 500 firması içinde en çok firması olan ülkedir. Ve dahası, dünyanın en büyük dört bankası Çinlidir ve hepsi de devlet sermayelidir. Devlet sermayeli olmasını özellikle vurguluyoruz ki, emperyalist Çin tartışmaları üzerinde biraz daha düşünülebilsin.

Konumuza dönelim. Demek ki, 2008 krizi, emperyalist büyük güçler arasında dünyanın yeniden paylaşılması ve bunun ABD hegemonyasını sarsması ve dünyanın ekonomik güçleri arasında Çin gibi bir devin yükselmesinin ve dünya pazarına kendi markaları ile dalmasının bir arada ele alınması gereklidir.

İşte, bu 3 faktör, 2008 krizinin farklı bir “mekân”da yaşandığını anlamamızı sağlayabilir.

ABD’nin savaş planlarına, buradan bakmak gerekir. ABD hegemonyasının çözülmesini önlemek için, (a) Batı’yı denetim altında tutmaya devam etmek, (b) Rusya ve Çin’i sömürge hâline getirmek hedefleri ile savaşı öne çıkarmaktadır.

Ukrayna savaşı tam da bu çerçevede ele alınabilir. Rusya eğer Ukrayna’da olup bitene, önceden olduğu gibi göz yummaya devam etseydi, ABD planları işleyecekti. Yok Rusya, gerçekleştiği gibi bir yanıt ortaya koyarsa, bu kez, tüm Batı, ABD şemsiyesi altına sıkıca toplanacak ve Rusya’ya karşı izolasyon politikası devreye sokulacaktı. Bu gerçekleşti.

Bu politikanın sonuç verdiğini söylemek doğru olmaz. Batı’nın gürültülü kampanyalarına rağmen, Rusya’nın ekonomik yaptırımlardan fazlaca etkilenmediği ama tersinin daha fazla etkili olduğu, yani Batı’nın daha ciddi biçimde ekonomik sorunlar yaşadığı görülmektedir. İzolasyonun ne durumda olduğunu, AP ajansının 30.07.2022 tarihli yorumunda görmek mümkün: “Biden yönetimi, Rusya’nın uluslararası arenada tecrit edildiğini söylemekten hoşlanıyor. Ancak Rus üst düzey yetkilileri kendilerini Kremlin’e hapsetmiş değil. Şu anda ABD bile onlarla konuşmak istiyor.” ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Lavrov’la görüşmek istediğini söylemişti ve bu görüşme gerçekleşti. Oysa aynı isim, Şubat ayında, Rusya ile müzakerenin bir anlamı olmadığını ilan etmişti. NATO cephesinden birçok isim, Ruslarla elbette ilişki kuruyor. Evet, Bulgaristan, Sırbistan’a gitmek isteyen Lavrov’un uçağına hava sahasını kapatabiliyor. Ama aynı zamanda Rusya, dünyanın her ülkesinden yöneticilerin katıldığı St. Petersburg forumunu organize edebiliyor.

Tam bu noktada, Tahran’da gerçekleşen Putin-Reisi ve Erdoğan zirvesinin, ardından da Erdoğan’ın Soçi’de Putin ile görüşmesinin etkileri ilgiye değerdir.

Alman basını, Soçi ziyareti öncesi, Putin ile Erdoğan arasında ne anlaşma yapılırsa yapılsın, “her hâlükârda kirli bir anlaşma olacaktır” diye öfke kusmaktadır (Mitteldeutsche Zeitung, 05.08.2022). Alman basını, Putin-Erdoğan görüşmesinin ana konusunun Bayraktar SİHA’ları olduğunu yazıyordu. Oysa Sputnik’e değerlendirme yapan Sergey Markov (Rus-Türk Toplumsal Forumu Genel Sekreteri ve Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Genel Müdürü), görüşmenin olası gündemi konusunda şunları söylüyordu: “Birincisi ve en önemlisi, ABD ve Avrupa yaptırımlarının ortak bir şekilde atlatılması konusudur. İkinci konu tahıl. Üçüncü konu, Türkiye’nin Halk Savunma Birlikleri’ne karşı yeni operasyon düzenleme planıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan Suriye konusudur. Rusya, bana göre, bir yandan Türkiye’nin güvenlik alanındaki çıkarlarını göz önünde bulundurmak, diğer yandan Türk Silahlı Kuvvetleri ile Suriye ordusu arasında çıkabilecek bir çatışmayı önlemek için Türkiye ile birlikte ortak bir barışı koruma formatı seçenekleri geliştirmekle ilgileniyor. Dördüncü konu Karabağ sorunudur. Orada çatışmalar yeniden başladı. Ancak Rusya ve Türkiye, Dağlık Karabağ’da ateşkesin teknik kontrolü formatına ortaklaşa katılıyor. Beşincisi, nükleer enerjideki işbirliğinden turizme kadar olan ekonomik meselelerdir.” (06.08.2022).

Görüldüğü gibi Alman basınının yorumları ile gündem arasında bir bağ bile yoktur. Görüşme gerçekleşti. Görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkilerde ruble kullanılması karar altına alındı. Anlaşılan, Akkuyu santralinin tüm kontrolü Ruslara geçti ve bu nedenle 5 milyar dolarlık bir paranın Türkiye’ye girdiği söylenmektedir.

Aslında Avrupa, Türkiye üzerinden Rusya’ya mal satmakta heveslidir. Çünkü, özellikle Almanya için yaptırımlar, çift yönlü zarar yazmaktadır, ilki enerji ithalatının Almanya’nın kendi ayaklarına kurşun sıkması gibi bir sonucu vardır, fiyatlar artmaktadır. Bu konuda ABD isteklerine uymak, Almanya için zarar yazmaktadır. Almanya Dışişleri Bakanı, savaş konusunda çok heveslidir. Yeşiller Partisi’nin ırkçı ve savaşçı politikalara sarılması, hiç de şaşırtıcı değildir. Herkes, yüzündeki maskeyi çıkartıyor, herkes, kendi safını açıkça seçiyor. Almanya Dışişleri Bakanı, savaşçı tutumuna rağmen şöyle konuşuyor: “Gaz sevkiyatı dondurulursa, Almanya olarak, Ukrayna’ya hiçbir şekilde destek veremeyiz. Çünkü, o zaman halk ayaklanmalarıyla meşgul olacağız.” Öte yandan, Alman tüketim malları için Rusya büyük bir pazardır ve Almanya bu açıdan da “zarar” görmektedir. Bu nedenle, birçok Alman firması, Türkiye’deki partnerleri aracılığı ile Rusya’ya mal satma yolları aramaktadır. Ama buna rağmen, Almanya, Rusya’ya karşı savaş naralarını atmaktan geri durmamaktadır.

Erdoğan-Putin görüşmesinden çıkan ekonomik sonuçlar dışında bir sonuç yoktur. İkili, çok sık görüşmektedir ve aslında bu sık görüşmelerin her birinden bir şey çıkacağını düşünmek de artık saçmadır. Erdoğan’ın açıklamalarına göre, Rus buğdayının satışı konusunda da Türkiye’den rol alması istenmiştir. Ve bir de Erdoğan, Eylül ayında Özbekistan’da toplanacak olan Şanghay Beşlisi’nin toplantısına gözlemci ülke olarak davet edildiğini söylemiştir.

İngiliz Financial Times, görüşmeden rahatsız olmuştur ve sonuçları şöyle ifade etmiştir: “Putin ve Erdoğan ekonomik ilişkileri derinleştirme sözü verdi.” (6 Ağustos 2022).

Tahran’daki zirvenin ABD için rahatsızlık verici olduğu biliniyor. Biden, hızlı bir Suudi Arabistan ziyareti gerçekleştirdi. Önce İsrail ama en önemlisi Suudi Arabistan ziyaretidir. İsrail’den uçak, doğrudan Suudi Arabistan’a inmiştir.

Biden bu ziyarette, Prens ile el sıkışmış, daha önceden katil ilan ettiği Prens’ten taleplerde bulunmuştur. Biden, İsrail’de hava ile tokalaşma serisine devam etmiştir. Bu detayları bir yana bırakalım. Biden, ziyaretin ardından şunları söylemiştir. “Bu ziyaret, ABD’yi, bu bölgede, gelecekte yeniden konumlandırmakla ilgili. Ortadoğu’da Rusya veya Çin’in doldurabileceği bir boşluk bırakmayacağız. Ve sonuçlar alıyoruz.” Bir de “İran’a karşı askerî güç kullanılabilir” dedi.

Son derece açıktır.

İran’a karşı askerî güç kullanımı konusunda bir hazırlık olduğunu, biz, Irak içlerine operasyon yapan, büyük kayıplar verdiği hâlde, Kürt katliamlarını sürdürmeye devam eden TC ordusunun faaliyetlerinden biliyoruz. TC devleti, Saray Rejimi, şimdi, Kürtlere karşı katliam planları için, tüm güçlerini, tüm çetelerini, tüm kanatlarını tekrar bir araya getirmektedir. Ergenekoncusu da, İslamcısı da, SADAT’ı da, hepsi bir aradalar ve bu saldırılar, NATO, en başta da ABD ve İngiltere desteklidir. Avrupa bu saldırıların arkasındadır. TC devleti, Şengal’e saldırmak için yollar aramaktadır. Ve bu hazırlıklar, bir yandan Kürt devrimini boğma amacını güderken, diğer yandan İran’a karşı bir savaşın da parçalarıdır.

Ama Biden, aynı zamanda Ortadoğu’da, Çin veya Rusya’nın doldurabileceği bir boşluk bırakmamaktan söz etmektedir.

Bu da, İran’a dönük saldırı hazırlığının parçasıdır. Hem Suriye savaşının devamıdır bu hem de İran’a dönük saldırının parçasıdır. Tekrar olması pahasına, İran sınırından mayınların temizlenmesi projesi, Suriye savaşı öncesi hazırlıkları hatırlatmaktadır. Saray Rejimi, böylesi bir saldırıya muhtaçtır. Seçimler üzerine tartışırken, bunu akılda tutmak yerinde olacaktır. Bugün sürmekte olan Kürt katliamlarının bu gözle de ele alınması gereklidir.

Demek oluyor ki, Tayvan meselesinden sonra, hamle yerlerinden biri, olası yerlerden biri yine Ortadoğu’dur.

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nın provokatif Tayvan ziyareti, tüm bu tablonun hepsi akılda tutularak ele alınmalıdır.

Pelosi’nin ziyareti birkaç kez ertelendi. Xi, açıkça bu ziyareti, “ateşle oynamak” olarak ilan etmiştir. Nihayetinde ziyaret, tuhaf rotalar ayarlanarak gerçekleşti. Kısa ziyarette, Pelosi, Tayvan Başkanı’na bir nişan madalyası verdi. Böylece, ABD yanlısı olmanın ön ödülü verilmiş oldu. Bir de, önemli bir çip üreticisi firmanın yetkilileri ile görüştü. Zira Çin’e karşı yaptırımlarda çip sorunu büyük bir sorun olarak ABD’yi vurmaktadır.

Tayvan ziyareti gerçekleşti. Ardından Çin, ABD ile ilişkileri zayıflatma kararı aldı. Çin yönetiminin açıkladığı adımlar şöyle:

– Askerî saha liderleri arasında iletişime son verilecek.

– Savunma Bakanlıkları tarafından yapılan ikili çalışma toplantıları sonlandırılacak.

– Deniz güvenliği diyaloğu sone erdirilecek.

– Yasadışı göçmenlerin iadesi süreçleri durdurulacak.

– Ceza yargılamasında yardım edilmesine son verilecek.

– İklim görüşmeleri askıya alınacak.

– Uluslararası suçlarla mücadelede işbirliğine son verilecek.

– Uyuşturucu ile mücadelede işbirliği yapılmayacak.

İlk açıklanan önlemler bunlar.

Pelosi gitti ve Tayvan’da gerilim yükseldi. Çin, Tayvan’ın etrafında askerî önlemler almaya başladı.

Çin, bu ziyaret, bu provokasyon nedeni ile, bir askerî müdahalede bulunmadı. ABD tarafı, ABD’nin “tek Çin” politikasına bağlı olduğunu açıkladı. Ancak, bu durumda bu ziyaretin anlamı nedir?

Öyle anlaşılıyor, ABD, her bölgede, önce sorunu patlatıyor, sonra da geri çekiliyor. Böylece, Çin ve Rusya’ya sorunlar yaratıyor. Enerji emici bu sorunlar, aynı zamanda bu ülkeleri dünya çapında izole etmenin yollarını döşemeye yarasın isteniyor.

Çin, bu ziyaret öncesinde, dünyanın 100’e yakın komünist partisinin Çin’de yaptığı toplantıyı, en üst düzeyde, Xi eli ile mesaj göndererek selâmladı.

Bu arada ise, Rusya’nın başını çektiği, Çin’in içinde yer aldığı “yeni dünya ticaret sistemi” kurma planları, başka boyutları ile ilerliyor.

Putin, son dönemlerdeki bir konuşmasında, dolar merkezli düzeni eleştirmek için birçok noktanın altını çizdi. Bunun neo-kolonyal ve ırkçı bir sistem olduğunu vurguladı. Afrika ve Asya’nın halklarının soyulmasına vurgu yaptıktan sonra, şunları söyledi: “Dünyada devrimci dönüşümler giderek daha fazla ivme ve güç kazanıyor. Bu muazzam değişimler geri döndürülemez. Doğası gereği uygarlığın gelişiminin önünde fren hâline gelen tek kutuplu dünya düzenine alternatif olan ‘uyumlu, eşitlikçi, sosyal yönelimli ve güvenli’ bir dünya düzeninin temelleri ve ilkeleri geliştiriliyor.” (Sputnik, 20.07.2022).

Elbette, “devrimci dönüşümler” derken Putin, tek kutuplu dünyanın dönüşümünden söz ediyor, yoksa biz Marksistlerin anladığı anlamda devrimci dönüşümlerden söz etmiyor. Bizim bu vurguyu buraya alma nedenimiz de, bu anlamdadır, yani “yeni alternatif dünya ticaret sistemi” oluşturma çabalarına vurgu yapmak içindir. Bu konudaki görüşümüz de açıktır. Kapitalist dünya sistemine son vermek, ancak sosyalist devrimlerle mümkündür ve 21. yüzyıl bunun gerçekleşeceği yüzyıl olacaktır. Bunun dışında bir çıkış yolu yoktur. Ama Rusya ve Çin’in başında bulunduğu bu arayışın bilinmesi, anlaşılması da gereklidir.

Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Polinsky’nin Temmuz ayında, geliştirdiği teklif de bununla ilgilidir. Polinsky şöyle diyor: “BMGK üyeliğinin genişletilmesini destekliyoruz. Batılı ülkeler konseyde gereğinden fazla temsil ediliyor. Konseyin Asya ve Latin Amerika ülkeleri ve hepsinden öte tarihî bir adaletsizliğe uğrayan Afrika adına genişletilmesi için çağrıda bulunuyoruz.” (Bakınız Mehmet Ali Gürler, “Dünya 15’ten büyüktür”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2022).

Tüm bunlar bize, ABD’nin hegemonyasını kaybetmemek için, hem neler yaptığını, neden savaş politikalarına bu denli ihtiyaç duyduğunu göstermektedir hem de emperyalist rakiplerini Rusya ve Çin’e karşı savaşa nasıl kilitlemek istediğini göstermektedir.

ABD, bu yolla, hegemonyasına tehdit olarak görülen emperyalist rakiplerini, Rusya ve Çin’in sömürge hâline getirilmesi savaşına ikna etmek istediğinin kanıtıdır. Bu sürecin, ABD’nin istediği gibi gelişeceği açıkça şüphelidir. Evet, bugün, özellikle Biden yönetimi ile birlikte, Ukrayna savaşı sonrasında ABD, Batı cephesini, Japonya da içinde, kendi etrafında birleştirmiştir. İyi ama, yeni Almanya Şansölyesi’nin istediği gibi, Avrupa Rusya ile, ABD Çin ile ilgilenirse, bu sömürgeleştirme politikası işe yarayacak mı? Derler ki, aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş. Batı’nın dünya savaşı konusunda bu denli istekli olması, aslında içinde bulundukları krizin de sonucudur.

Kapitalizm, ömrünü tamamlamıştır. İnsanlığın gelişiminin önünde engel olan sadece tek kutuplu dünya sistemi değildir, bir bütün olarak kapitalist üretim tarzıdır. Ve dünyada gelişmekte olan sosyalist başkaldırı, devrimci yeniden uyanış, kapitalizmi mezara gönderecek potansiyele, olanaklara sahiptir. Dünyanın her yerinde, sınıf savaşımı yükselmektedir. Bu mücadele, Almanya Dışişleri Bakanı’nın öngördüğü gibi, Avrupa’ya da yansıyacaktır, dünyanın kapitalist metropolleri de bu isyanın dalgalarını görmeye adaydır. 150 yılı aşkın sosyalist ve komünist mücadele tarihi, bize, bunu göstermektedir. Kapitalizmi mezara gömecek güç, dünya işçi sınıfıdır. Dünya işçi sınıfı bugün, 1917’dekinden çok daha geniş kitleleri kapsamakta, çok daha büyük bir güç olarak dalgalanmaktadır. Bu dalgalanma, devrimci örgütlenmelerin öncülüğünde, kapitalizmin tüm dişlilerini, egemenlerin cennetlerini yok edecektir. Doğrusu gezegeni kurtaracak, savaşlara son verecek tek olanak, yeni sosyalist devrimlerdir. Komünizm, dünyanın yaşanabilir bir cennete dönüşmesinin tek gerçek yoludur. İnsanlığın varlık ve yokluk sorunudur bu. Bu nedenle, her zamandakinden daha güçlü bir biçimde haykırmanın zamanıdır, ya sosyalizm ya ölüm!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here