Çürüme ve korku

Saray Rejimi’nin geleceği üzerine, epeyce geniş bir kesimce tartışmalar yürütülüyor. Bu tartışmalar elbette bir nesnelliğe dayanıyor. Saray Rejimi, burjuva egemenliğin çürümüş hâlidir. Bu çürüme, bu kokuşma, her yerden, her mesafeden, hemen her burun tarafından koklanabilir durumdadır.

Yani, “dışarıdan da anlaşılıyor.”

Sadece iktidar, sadece Saray çevreleri tarafından hissedilen bir şey değil, dışardan, yoldan geçen tarafından da anlaşılıyor. Saray erkânı, bir gün “bu nefis koku da ne” deyip, kendini her şeyin iyi olduğuna inandırmak istese de, kısa bir süre sonra bu durumun, ağır hastanın zaman zaman hayata tutunma isteğinin yarattığı bir yanılsama olduğunu anlaması uzun sürmüyordur. Hasta benzetmesi buraya kadardır. Zira, Saray erkânı, iktidarı kaybetmenin bedelini yakından bilen, oldukça diri hâldedir. Burjuva muhalefetin, bugün, Saray erkânını iş bilmezlikle suçlaması, hiçbir biçimde doğru değildir. İş bilmez, liyakatten anlamaz, beceriksiz değildirler. Tersine, görevleri ve yapmak istedikleri konusunda nettirler. Burjuva muhalefetin, CHP ve İYİ Parti’nin, onları izlemekte tereddüt etmeyen okuryazar takımının (OYT) ve liberal solcuların, “devlet yok”, “hukuk yok”, “bu kadar liyakatsiz kadrolaşma nedir”, “bu nasıl bir iş bilmezliktir” türünden yakınmaları, onların kafalarının ve kurgularının ürünü olan, burjuva devleti, “demokrasiye bağlı”, “liyakate bağlı” vb. bir şey sanmalarındandır. Onun için, sürekli Batı değerlerinden, sürekli NATO ve demokrasi arasındaki bağdan söz ediyorlar. Bu nedenle sürekli cumhurbaşkanının saygıdeğer bir kişi olması gerektiğinden, yasaların üstünlüğünden söz ediyorlar. Cumhurbaşkanı açıkça yalan söylüyor, sürtük vb. diyor, onlar da “aaa yakışmadı” diyorlar. Nasıl bir algıları varsa, Cumhurbaşkanlığını, burjuva siyaseti, “saygıdeğer” insanların işi diye düşünüyorlar. Bu onların “hüsnü kuruntusu” değilse bile, Batı’ya olan körce bağlılıklarının sonucudur. Bazı aydınlar (biz OYT diyoruz ve bunlar da kendilerini cahilleştirerek bunun içine alıyorlar) devletin düştüğü hâlleri görüp “utandığını” ifade etmektedir. Ne acıdır: Saray erkânının utanmazlığını görüp, onların yerine utanç hissetmek ve bunu da ülke adına hissetmek, olsa olsa, kafada kuruntu hâline getirilmiş Batı değerlerinin yarattığı körlükle açıklanabilir. Oysa, Saray, kendi işini yapmaktadır. Hırsızdırlar, yağmacıdırlar, savaş müptelasıdırlar, tetikçidirler, rantçıdırlar. Ve bunlar, tek tek hepsinin ortak paydasıdır, ortak özellikleridir. Tüm yapı budur. Acaba, onların bu “düzeysizliklerine” bakıp, ülke adına utanç duyanlar, katliamlardan sonra da, bu duruma, katliamlara bakarak “utanç” duyuyorlar mı? Yoksa korkuları utançlarını bastırıyor mu? Diyarbakır katliamlarına bakıp, sizden utanç duyuyorum mu diyorlar, yoksa, “terörist tabii, biraz orantısız şiddet var” demekle mi yetiniyorlar?

Erdoğan’ı değiştirip, yerine Kılıçdaroğlu’nu koyup, aynı yapıyı sürdürmeyi, böylece devleti “adam gibi devlet” hâline getirmeyi hayal eden burjuva muhalefetin izindeki liberal solcular, gerçekliği görme yeteneğini kaybetmiş durumdadırlar. Bu nedenle, sanki cumhurbaşkanı efendi bir adam olurmuş, sanki bu ülkede Saray Rejimi yokmuş, sanki bu ülke laik ve demokratik bir hukuk devleti imiş, sanki bu ülkede devlet cinayet işlemezmiş, sanki bu ülkede mafya at koşturmazmış, sanki tarikatlar dün ortaya çıkmış, sanki bu ülkede Ermeni katliamı hiç yaşanmamış, sanki bu ülkede Kürtlere katliam dayatılmıyormuş, sanki kadınlar öldürülmüyormuş, sanki işyerlerinde işyeri cinayetleri için Diyanet’ten fetvalar çıkmıyormuş gibi varsayarak davranmaktadırlar. Sorun, kendilerinin gerçeği algılamalarındadır. Yoksa sokaktaki çocuk bile, insanların işkence gördüğünü, polisin her hak arama eylemini azgınca bastırmak için saldırdığını, iktidarın hırsızlarla ve son derece işini iyi bilen yağmacılarla, rantiyelerle dolu olduğunu, efendilik diye bir şeyin devlet görevlilerinden beklenmeyeceğini, her gün kadınlara karşı şiddeti bizzat devlet çarkının ve Saray Rejimi’nin teşvik ettiğini vb. bilir.

Eğer, siz ille de bir şeyden dolayı utanacaksanız, bırakın devletin, mafyanın, Saray’ın yaptıklarını TC devletine yakıştıramamak nedeniyle utanmayı, sıradan gerçeği görmemekten, görme yeteneğinizi kaybedecek kadar devletçi, NATO’cu veya korkak olmaktan utanın.

İşte bugünlerde geniş bir kesim, Saray Rejimi’nin ve TC devletinin nasıl kurtulacağı ile ilgilidir.

Sanki, “Asiye Nasıl Kurtulur” oyunundayız. Ama bu kez, yardıma muhtaç olan Asiye değil, bu kez kurtarılması gereken TC devleti.

Cephe geniş. Kurtarma cephesinde, Saray Rejimi var, Erdoğan da var, Perinçek de, Bahçeli de var, Şems de, Diyanet İşleri de var, çocukların ırzına geçen tarikatlar da, işadamları da var, büyük çeteler de, Koç da var, beşli çeteler de, bankalar da var, tefeciler de, uluslararası sermaye de var, mafya da, burjuva muhalefet de var, CHP de var, İYİ Parti de, Özdağ da var, Soylu da, liberal solcusu da var, “aydın” da, OYT de var. Cephe geniş. Hepsi farklı farklı yerlerde, bu devlet nasıl kurtulur tartışması içindedir.

Devleti kurtarmaya soyunan tüm bunlar, aynı zamanda “devleti” kendi kontrolüne, kendi efendisinin kontrolüne almak için de güç kullanmaktadır.

Görüldüğü gibi, gayet “beyefendi”lere yakışır işleri var. Öyle biz devrimciler gibi, komünistler gibi, devleti yıkmaya çalışmıyorlar. Bizimkisi haydutluk, onlar haramileri geride bırakan yol kesme numaralarını yaparlar ama “saygıdeğer” adamlardırlar.

Sedat Peker mesela bazı açıklamalar yapıyor. Bir bölümü, “Sedat Peker’e mi düştünüz, onunla mı Saray Rejimi’ne muhalefet edeceksiniz” diye sormaktadır. Soranlar, Peker’i tasfiye etmek isteyen eski işbirlikçileridir. Karşı cepheden ise, evet onun açıklamalarını önemsiyoruz, değerli buluyoruz demeden önce, “Peker bir suç örgütü lideridir” açıklaması geliyor. Zaten Peker kendi suçlarını da açıklıyor. Ama muhalif olanlar, “şimdi suç örgütü liderini övmeyelim” diyorlar. Eğer överlerse, bu kez iktidar, “bak bunlar mafya ile işbirliği yapıyor” dermiş ve halk da bizimkilere oy vermezmiş. Sizce, hangisi aptallıktır? Bir suç örgütü lideri kendi bildiklerini açıklayınca, bunları önemli bulanlara, suçlananların “bak bunlar mafya ile işbirliği yapıyor” diyerek oy kaybettirmeleri mümkün müdür? Diyelim mümkün ise, o hâlde, siz de basını değiştirecek hamle yapın. Efendim yapamayız, çünkü Saray çok güçlü. O hâlde, neden Saray’ı beceriksizlikle, liyakatsizlikle suçluyorsunuz, siz mücadele yöntemlerinizi değiştirin, cepheden saldırın. Yo, bu olmaz, o zaman devlet zarar görür. Siz karar verin, hangisi aptalcadır? Hangisi iş bilmezliktir?

Peker açıklamaları ile, milyonlarca insana erişiyor. İzlenme rekorları kırıyor. Üstelik açıklamaları içinde, bilinmez şeyler çoğunlukta da değil, çoğu zaten konuşulan şeyler. O “oy”unu artırıyor, ama burjuva muhalefet bu nedenle oy kaybedecekmiş.

Diyelim ki Sedat Peker içişleri bakanı olsa, Soylu’nun yerine geçse, sizce, liberal solcular, sizce efendi ve saygın muhalifler, sizce devletin düştüğü hâllerden utanmayan yöneticiler nedeni ile hicap duyanlar, daha mı kötü olur? Kanımızca, Peker, Soylu’dan bin kat daha saygındır. Şimdi buradan, bu cümleden, bazı solcular, bizim aslında Peker’i desteklediğimizi de söyleyeceklerdir. Eğer onlar Soylu’yu destekliyorsa, bizi de Peker’i desteklemekle suçlayabilirler. Sakıncası yoktur.

Uslu muhalefet olmaz.

Burjuva anlamda da olsa muhalif, ciddi olmak zorundadır. Saray Rejimi’ni liyakatsizlikle, iş bilmezlikle, Saray Rejimi’ni hukuku ayaklar altına almakla vb. suçlamak, aslında, Saray Rejimi’ni desteklemektir. İşlerini gayet iyi biliyorlar. Nerede ustalaşmış bir hırsız varsa, nerede rant kokusu alan birileri varsa, nerede ABD adına tetikçilikte mahir birisi varsa, nerede iç savaş hukuku konusunda uzman varsa, nerede katil ve cani varsa, nerede savaş müptelası varsa, nerede uyuşturucu baronları varsa, nerede din taciri, “Allah’ın cebinden peygamberi çalma”da maharetli varsa, kendilerine sadık kalmaları koşulu ile, hepsini toplamaktadırlar. Bu gayet becerikli, gayet liyakate uygun, bu gayet iç savaş hukukunun gereklerini gören bir tutumdur.

Hukuk ayaklar altında değildir, Saray’ın elinde bir silahtır.

Burası laik, sosyal bir hukuk devletidir diyenler, kendi gözlerini, varsa başka algılama organlarını kontrol etsinler. Bir şeyi varmış gibi düşünmekle, o şey var olmaz.

Sevgili duyarlı, devlet saygınlığı, Batı normları, NATO değerleri konusunda hassas, Saray Rejimi’nin davranışlarını devlete yakıştıramayan “aydın”larımız, utançlarından kurtulmak istiyorlarsa, direnişlere bakacaklar. O kadar bakacaklar ki, içine girecekler. İşte o zaman onların tedavi olması, iyileşmeleri mümkün olabilir. Kendine bir garantili konuşma mesafesi bulup da, o mesafeden devlet adına utanç duymak, sizin niyetinizi sorgulamasak da, devlete destek olmaktır, Saray destekçiliğidir, bu devlet nasıl kurtulur sorusunun beyinde fazla yer kaplamış hâlinin yansımasıdır.

Bize, bunu, hümanizm olarak sunmayın.

Siz, istediğiniz kadar liberal olup, istediğiniz kadar devleti savunun, istediğiniz kadar “temiz devlet” kampanyası yürütün. Sorun değil. Ama bize bunu, hümanizm olarak sunmayın. Bize, sizin körlüğünüzü gerçeklik, gözlerinizi kapattığınız gerçekliği, başka türlü sunmayın. Öldürülen kadınların, katledilen Kürt gençlerinin, coplanan öğrencilerin, öldürülen Gezi gençlerinin, bu ülkenin tarihindeki katliamlardan ayrı bir şey olduğu masalını bize anlatmayın. Çünkü, bu noktada bizimle alay eden sadece Saray Rejimi, TC devleti değil, siz de oluyorsunuz.

Devleti kurtarma cephesi oldukça geniştir.

Elbette, Saray Rejimi’ni sürdürmek isteyen Erdoğan ile, mesela Bahçeli bile aynı duygulara sahip değildir. Bu nedenle devleti kurtarmak isteyen, mesela Oğuz Kaan Salıcı’yı, Erdoğan ile aynı kefeye koymayız. Aralarında farklılıklar var. Biri dünden beri görevi gereği iktidarda olan, biri ise dünden beri görevi gereği muhalefette olandır. Her biri devleti kurtaracağım derken aynı görüşleri savunmazlar.

Bu ülkede, TC devleti içinde muhalefet, burjuva anlamda asla muhalefet demek değildir. Baykal, yıllarca muhalefette oldu ve doğrusu onun Saray Rejimi’ne katkıları tartışılmazdır. Demek ki, aslında aynı zamanda iktidardır. Baykal, mesela size göre saygın birisi midir? Bu sonuca varmak için giyim tarzına mı bakarsınız?

Burjuva muhalefet, aslında Erdoğan olmadan bir Saray Rejimi’ne razıdır. Bunu nereden mi anlayabiliriz? Şuradan; tüm eleştirileri Erdoğan’adır. Erdoğan devleti “itibarsızlaştırmakta”dır, Erdoğan, “beşli çeteleri beslemektedir”, Erdoğan, rantiyedir, Erdoğan liyakati ortadan kaldırmıştır, Erdoğan hukuka uymamaktadır vb.

Sahi, bunları sadece Erdoğan mı yapıyor? Evet, Erdoğan, yağma-rant-savaş ekonomisinin, ABD adına tetikçiliğin, Türk-İslam sentezinin, Fuller’in isimlendirmesi ile “Yeni Türkiye”nin, belkemiği olmayan, efendiler tarafından “seçilmiş”, halka uyduruk seçimlerle onaylatılmış, projeye uygun adamıdır. Bu tamam. İyi ama, hukuka uyan, yağma-rant ve savaş ekonomisinin parçası olmayan bir devlet çarkı mı var? Beşli çetelere paralar gidiyor da, bankalara gitmiyor mu? TÜPRAŞ, bir yağma değil midir?

Oysa Kılıçdaroğlu ve Akşener’e sorarsanız -bu ikisi nezdinde tüm burjuva muhalefeti kastediyoruz-, diyeceklerdir ki, Erdoğan giderse, sorun yok. İşte Erdoğan giderse, Saray Rejimi, Erdoğan’sız sürdürülebilir vurgusu burada saklıdır. Madem tüm sorunlar Erdoğan gidince çözülecek, o hâlde, bunların Saray Rejimi ile bir sorunları yoktur. Demek istiyorlar ki, başka birisi gelir, devleti düzeltir, saygın ve efendi bir insan olur (zaten Ekmeleddin öyle değil miydi, son derece beyefendi, son derece saygın), saygın ve efendi olarak, mesela narko merkezi hâline gelmiş olan ülkeyi mafyalardan kurtarır ve devlet kurtulmuş olur. Halk? Halk bu yolla kurtulur mu? Şimdi olmadı, bu soru yanlış, önce devleti kurtarmalıyız, bir gün sıra halka da gelir değil mi? İşçisi, işsizi, kadını, öğrencisi, açı, evsizi zaten böyle yaşamaya alışıktır. Önce devleti kurtaralım. İşte böyle düşünülüyor.

Bu nedenle diyoruz ki, meseleyi Erdoğan meselesine indirgediniz mi, meseleyi sadece beşli çete meselesine indirgediniz mi, gerisi kolay oluyor, devleti kurtarmak, Saray Rejimi’ni kurtarmaktır hâline geliyor. Burjuva muhalefetin söylediği de budur.

Diğeri, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, belki bir başka baharadır. Önce devleti kurtaralım, sonra eğer halk buna razı olmazsa, efendi bir diktatörle, Erdoğan tarzı bir diktatörle değil de, yumuşak huylu bir diktatörle Saray Rejimi’ni sürdürmeye halk razı olmazsa, işte o zaman parlamenter sistem yedekte dursun.

Acaba, bu ülkede Saray Rejimi’nin ne olduğu gerçekten doğru kavranıyor mu?

Liberal sol, CHP’nin etkisi altına girmeye yatkın sol, aslında devletin bugünkü durumunu, Saray Rejimi’nin ne demek olduğunu anlamıyor. Sanıyorlar ki, seçimler ile her şey değişecek. İşçi ve emekçilere de bu hayali veriyorlar. Bugün, Saray Rejimi, seçim meçim yok, diye bir açıklama yapsa, yaşadıklarına katlanmakta ve sabretmekte olan milyonlarca insan, harekete geçme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Saray Rejimi, bunu açıklamaz. Bu nedenle, tersinden de CHP, seçimin yapılacağının garantisi olduğunu ilan eder. İyi ama, TC devletini, Tekelci Polis Devleti’ni, bu olağanüstü örgütlenmeye, yani Saray Rejimi’ne zorlayan etkenler ne oldu? Bunlar ortadan mı kalktı? Egemenler, içlerine emperyalist efendileri de koyun lütfen, bugün Türkiye’de organize ettikleri Saray Rejimi’nden neden vazgeçsinler?

Eğer Saray Rejimi, Erdoğan’ın histerik hâllerinin sonucudur diye düşünmüyorsanız, eğer Saray Rejimi’nin dayandığı yağma, rant ve savaş ekonomisi Erdoğan’ın kararlarının ve iradesinin sonucudur demiyorsanız, eğer TC devletinin ABD tetikçisi olarak Suriye, Kafkaslar, Balkanlar, Libya faaliyetlerini Erdoğan’ın seçimleri olarak okumuyorsanız, Saray Rejimi’nin bir seçimle ortadan kalkacağını nasıl iddia edersiniz, bunu nasıl işçi ve emekçilere bir rota olarak gösterirsiniz? Eğer, gerçekten tüm bunların Erdoğan’ın bozuk kişiliğinin ürünü olduğunu söylemiyorsanız, bunların seçimle düzeleceğini söylemek, işçi ve emekçileri mücadeleden, direnişten, velhasıl devrimden uzak tutmak için söylenen bir yalan olduğunu kabul etmek zorundasınız.

Saray Rejimi, işçi ve emekçilere, krizin tüm faturasını yıkmak için uğraşan, yağma-rant ve savaş ekonomisine dayanan, tekellerin, tüm burjuvaların, sadece beşli çetelerin değil, tüm parababalarının, emperyalist efendileri tarafından dayatılan olağanüstü devlet örgütlenmesidir. Saray Rejimi, hiçbir zaman “demokrasi” anlamına gelmeyen tekelci polis devletinin, olağanüstü örgütlenmesidir. Saray Rejimi, emperyalist efendilerin kendi aralarındaki Batı’nın kendi aralarında paylaşım savaşımının etkilerini taşır. Saray Rejimi, Kürt devrimini bastıramamanın, bunun üzerine gelen Gezi Direnişi’ni bastıramamanın dayattığı bir olağanüstü örgütlenmedir. Tüm burjuvazinin ortak örgütü olan devletin, olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Saray Rejimi, asla seçimlere dayanmamıştır ve ABD emperyalizminden bağımsız değildir.

Türkiye, bir sömürge ülkedir. Bu sömürge ülke, uzun yıllar NATO üyesidir ve NATO mekanizması ile siyasal olarak ABD’ye bağlıdır. Ekonomisi ise Avrupa’ya, daha çok da Almanya’ya bağlıdır. Bu farklılıklar, SSCB var iken, Sovyetler’e karşı bir ileri karakol olarak örgütlenmiş bir ülke olduğundan, görünmez hâlde idi. Oysa bugün, Batı emperyalist güçleri, kendi aralarında dünyayı paylaşmak için savaşa girmişlerdir. Bu nedenle, Almanya, ABD, Fransa, İsrail, İngiltere en aktif güçler olarak TC devletinin içinde etkindirler. Saray Rejimi, bu nedenle emperyalist güçlerin paylaşım savaşımının etkisi altında oluşmuştur. Bir devletçi gücün, bir başka devletçi güç tarafından tasfiyesi buna dayanır. Çeteler arasındaki savaşlar, bir yandan ekonomik nedenlere dayanırken, bir yandan da, her gücün devlet çarkını ele geçirme isteğine dayanır.

Almanya veya AB, ekonomik alandaki gücüne uygun olarak siyasal alanda ABD gücünün yerine geçmek ister. ABD ise, NATO kanalları ile örülmüş siyasal gücünü destekleyecek bir ekonomik güç elde etmek ister.

Sorudur: Acaba Türkiye’nin bir karapara cenneti ve bir narko devlet hâline gelmesi süreci, bu emperyalist efendilerden, ABD ve İngiltere’den bağımsız mıdır? ABD, uyuşturucu ile ve karapara ile, beşli çetelerle, devlet olanakları ile vb. ekonomik olarak bir güç toplama yolunu seçmiş değil midir?

Elbette tüm bu süreçten Erdoğan ve ailesi ciddi bir pay alacaktır. Tersi mümkün değildir. Bu durum, emperyalist efendileri için de sorun değildir. Zira o paraları, istedikleri zaman geri alırlar. Bu paraları, mesela Çin’e kaçıracak değildir Erdoğan ve ailesi. Batı sistemi içinde bu paralar, her zaman efendilerin elindedir. Mesela İsviçre’de, 8 milyar dolarlık bir meblağları olduğu söylenmektedir. Saddam’a bakın, gerisini anlayabilirsiniz. Erdoğan’ın aldığı rüşvetler bu açıdan katlanılması gereken bir maliyettir. ABD ve efendiler, kirli işleri yapmak için bir öğretmen bulacak değildirler, bir suçlu bulmak zorundadırlar.

Demek ki, ülkenin narkotik bir merkez, bir uyuşturucu merkezi hâline gelmesi, öyle rastlantı falan değildir.

Eğer öyle ise, Afganların vb. gelip ülkede 400 bin dolar karşılığı daireler alarak vatandaş olması rastlantı değildir. Bu durumun, ülkede müteahhitlerin ve emlakçıların ceplerini doldurma karşılığında, konut krizine, konut fiyatlarının yükselmesine yol açması, doğrusu Saray Rejimi’nin iş bilmezliğinin sonucu değildir, iş bilmesinin karşılığıdır. Gayet iyi şekilde işi biliyorlar. Zaten yaptıkları iş, efendileri ne diyorsa onu yapmak, bu arada ceplerini doldurmaktır. Soylu, mesela cebini düşünmekten başka bir şey yapmaz, tıpkı müzik anlayışının poliçe keserken nokta vuruşlu printer’ın çıkardığı ses ile sınırlı olması hâli gibi.

İşte sorun şuradadır: Durumu düzeltmek için, emperyalistler arasındaki paylaşım savaşımının etkileri (mesela bölgede tetikçi olarak ABD adına rol oynamak), Kürt devrimini bastırmak ve Gezi Direnişi’nin etkilerini bastırmak için organize edilen bu olağanüstü devlet örgütlenmesi, Saray Rejimi, çözülmektedir.

Sorun, bu hâli ile, böyle devam etmenin, egemenler için zorluğudur. Bir çözülüşü durdurmak için organize edilmiş olan olağanüstü rejim, Saray Rejimi, çözülüşü durduramamıştır ve şimdi kendisi de çözülmektedir.

İşte bu konuların, bu pis kokuların kaynağı budur. Artık, devletin kanalizasyon sistemi, sistemin ürettiği ve sürekli ürettiği pisliği görünmeden taşımaya yetmemektedir. Tüm ülkeyi, her alanı bir koku sarmıştır. Bu, çürüme kokusudur.

İşte Saray Rejimi, bu nedenle, çok ama çok korkmaktadır.

Tüm tekeller, sadece beşli çeteler vb. değil, bankalar, Koçlar, Özilhanlar, Eczacıbaşılar, Sabancılar, Doğuşlar vb. çok ama çok korkmaktadırlar.

Sadece Saray’ın sakinleri değil, muhalefet görevi ile Saray Rejimi’ni destekleyenler de çok korkmaktadır.

Elbette bu korku, en çok Saray’da yansımasını bulmaktadır. Bu doğal olanıdır. Bir çürüme nasıl vücudun belli yerlerinde daha önce başlarsa, bir korku da bir sistemin en tepesinde daha önce ortaya çıkar. Saray, içine Erdoğan da dahil, korku içindedir.

Egemen, korktuğu zaman, kayığa binip kaçmaz. Egemen korktuğu zaman, cennetini kaybedeceği için, benden sonrası tufan anlayışını geliştirir. Egemen, kendini sağlama almak için, kendi korkusunu, halka, kitlelere bulaştırmak ister.

Bu nedenle, Saray Rejimi, işçi ve emekçi düşmanlığını, halk düşmanlığını, her geçen gün artırmak zorundadır.

Bugün var olan iç savaş hukuku, işte buna dayalıdır. İç savaş hukuku, yasaları kâğıt üstünde anlamsız metinlere dönüştürür. Ancak bizim ülkemizdeki burjuva muhalefet, ancak sömürge bir ülkedeki burjuva muhalefet, bu kâğıt üzerindeki yasaları, demokrasinin göstergesi olarak görür ve gösterir. Ancak sömürge bir ülkedeki burjuva muhalefet, sokakta yaşananı, iç savaş hukukunu görmezlikten gelir. Bunu da halka, her gün yutturabileceğini düşünür. Açlığı yok sayarak, iç savaş hukukunu yok sayarak, insanları sürekli yalanlarla avutabileceklerini düşünmeleri, efendilerinin emirlerine, en az Saray Rejimi kadar sadık olmalarındandır.

Korku, en tepede, en fazla hissedilir.

Korku, egemen için daha büyük ve yoğun şiddet ile kendini ortaya koyar. O çok sevdikleri Abdülhamid döneminde de böyle idi. Abdülhamid, önce halktan korktu, sonra Saray çevresinden, sonra kendi tuttuğu casuslardan korktu, sonra kendi ailesinden, en sonunda kendi gölgesinden korktu ve korkularının tümü gerçek oldu. Ya Allah’ın iyi kulu idi ve duaları gerçekleşti, her gün düşündüğü korkuları yaratan tarafından “istek” statüsüne alınıp olur verildi ya da korkuları onu daha da korkak yaptı ve sonunda ayakta duracak hâli kalmadı. Sonuçta korkuları gerçek oldu.

Bugün Saray Rejimi’nin korkuları da boylarını aşmış durumdadır.

Korku, eğer bir benzetme ile bir çeşit foseptik çukurunun içinde debelenmek olarak ele alınırsa, korkunun boyunu aşması, belki daha iyi anlaşılır.

Saray Rejimi’nin korku ile imtihanı bu durumdadır.

Biliniyor, Erdoğan, en çok hakarete uğrayan cumhurbaşkanı unvanını almak için, bu alanda da “reis” olmak için bir hayli aktiftir. Avukatları, illa kendisine, “en çok hakarete uğrayan cumhurbaşkanı” unvanını vermek istiyorlar. Bunun elbette tescili lazım. Yoksa, düşünün, bir ülkede bir cumhurbaşkanı her gün küfürler yiyebilir ama bunu, kaç küfür yediğini nasıl sayacaksın? Diyelim ki, Hitler, belki de en çok küfredilen adam değildir, belki de Churchill daha çok küfür ve hakaret işitmiştir. Bunu nasıl sayabilirsin? Bunun için bir yol bulundu. CHP muhalefeti, bir de Saray için, liyakatsiz kişilerden oluşuyor diyor. Yanlıştır. Hiçbir yerde bu denli usta hırsızlar, bu denli becerikli dolandırıcılar yoktur. “Allah’ın cebinden peygamberi çalacak” kadar mahirdirler. İşte en çok hakarete uğrayan cumhurbaşkanı unvanını almak için de davalar açıp, sayıyı netleştirmek istemiş olabilirler.

Durum şudur:

2021 yılı sonu itibari ile, 194 bin 142 kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaret soruşturması yapılmıştır. İşte size bir rakam.

Korkuyu gösterir.

Bazan sayılardan daha çok, sayıların içindeki detaylar, daha iyi bilgi verirler.

Cumhurbaşkanı’nın dava açtığı, 18 yaşından küçük, yani CHP’nin hukuk devletiyiz dediği şeyi dayandırdığı yasalara göre reşit olmayan (Erdal Eren, reşit olmadığı hâlde, yaşı büyütülerek idam edilmiştir), yani çocuk diye kabul edilen kişi sayısı 305’tir. Bu 305 “çocuk”, Cumhurbaşkanı’na hakaretten davalık olmuştur. Bunların, 204’ü, 15-17 yaş aralığında, 101 kişisi ise 12-14 yaş arasındadır. Garanti veriyoruz, ebeveynleri müdahil olmasın, bu yaş sınırı 6 yaşına kadar iner.

Sizce, bu durum, korku denilen şeyin ne olduğunu göstermez mi?

Yoksa Cumhurbaşkanı’nın avukatları, bu davaları açıp da, akılsızca Cumhurbaşkanı’nı zor durumda bırakmak mı istemiş? Kesinlikle değil.

Tersine Saray Rejimi, halkı, kitleleri, gelişmekte olan direnişi bastırmak istiyor. Kendi korkusunu halka, işçi ve emekçilere bulaştırmak istiyor. OYT’de var olan, “aydın”larda var olan korkunun kaynağı, Saray Rejimi’nin kendisidir. Bu korkusunu egemenler, işte bu yollarla işçi ve emekçilere, toplumun geniş kesimlerine, kadınlara ve gençlere bulaştırmak istiyorlar.

Ülkedeki karapara, ülkedeki uyuşturucu çetelerinin egemenliği, kadına karşı şiddet, her türlü şiddet, bizzat egemenler tarafından, yol verilen şiddettir. Onlar bu yolla, insanların düşünme ve karar verme yeteneklerini dumura uğratmak, geniş kitleleri susturmak istiyorlar.

Bu nedenle, her grevde, her hak arama eyleminde, her öğrenci gösterisinde, öğrencilerin en küçük bir hak arama eyleminde, kadınların her sokağa çıkışında, baskı ve şiddetle, polis copu ve TOMA ile yanıt veriyorlar.

Bir süre sonra, insanlar buna alışır. Her hak arama eylemine polisin geleceği bilinir. Ve buna devam edilir. Bir süre sonra, o polis de, bunun bir parçası olur, protestocu ile yakınlaşır.

Saray Rejimi, kendi korkularını ne kadar halka, geniş kitlelere yansıtmak isterse istesin, kendi korkuları asla hafiflemez.

Gerçekte, hümanist “aydın”larımız, gerçekten hümanistlikte ciddi iseler, bu Saray erkânına acıma hissetmelidirler. Onlar adına utanmakla yetinmesinler. Onlara acısınlar. Bir an önce bu acılarının son bulması için, devrim cephesinin önünden çekilsinler -ki yardımlarını istemeyiz-, onlara yardım edip, bizim önümüzden çekilsinler ki, adlarına utandıkları Saray Rejimi bir an önce yerle bir olsun. Biraz gözyaşı dökerler ama bu korku ile onların yaşaması zaten bir hayat sürme sayılamaz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here