İran; edebiyat, tarih, devrim – Nisan 2018

– Bu yazı Nisan 2018’de İran’da gene yaşanan bir isyanın üzerine hazırlanıp yayımlanmıştı. Bu sefer 2022’de gene dünyada gelişen itiraz-protesto-isyan dalgasının içinde ülke Mahsa Amini’nin katledilmesinden sonra yerini aldı. Dünyanın neresinde bir isyan görürsek gözümüz ilk olarak oranın devrimcilerini arayacak –

2017, İran coğrafyasında bir halk isyanıyla sonlandı. Tarih, bu yılın son günlerini coğrafyadaki halkların özgürlük, adalet, yolsuzluğa karşı mücadele, ekonomik refah özlemleri ve taleplerinin yanı sıra; emperyalist hevesler ve saldırganlık, molla rejimindeki iç mücadele ve tüm rejimin birlik olarak halka saldırıları dönemi şeklinde yazacak.
İran devrimcileri ve halkları için bir daha toparlanma evresine girecek bir başlangıç şansı, tarihte yeni bir diriliş umuduyla karşılıyoruz yeni gelen yılı. Bütün bu karmaşanın içinde yine ve yeniden devrimin gündemine bakma umuduyla…

Ne ilk olan, ne de son olacak olan Tunus ve Mısır isyanları, Bouazzizi’nin yanan bedeninden bütün dünyaya yayılan ama bütün dünyayı yakıp küllerinden yeni, özgür, sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız dünyayı yaratamayan isyanlar oldular. İsyanlar, bunu yaratacak örgütlülükte değildi. Ama öncesinde Yunanistan sokaklarında olan, sonrasında Gezi Parkı’ndan Brezilya şehirlerine ve ormanlarına yayılan; İspanya’da filizlenen, Ferguson’da öfkelenen, Filistin’de haykıran, Rojava’da, Donetsk ve Lugansk’ta vücut bulmaya başlayan bir isyan süreciydi.
Evet çoğu örgütsüzdü, yönsüzdü, yolu muğlak ve rengi bulanıktı. Tıpkı bu sayfalarda milenyuma girerken 21. yüzyılın ilk çeyreğine dair öngörüldüğü şekildeydi. İlk çeyreğin sonlarına doğru gelirken ideolojik olarak bulanık halk isyanlarını yaşıyoruz.

• Geçen son yılın son ayında ise, Honduras’ta seçim sonuçlarındaki hırsızlıklara,
• Katalanların bağımsızlık istemlerini ortaya koymasına karşı İspanya devletinin verdiği saldırgan yanıta,
• Güney Kürdistan egemenlerinin oluşturduğu; yozlaşmış, çürümüş, yolsuzlukla ilerleyen, halkın taleplerine politik bir cevap olamayan yönetime,
• Ve nihayet İran’da ’79 İslamî “devrim” sonrası gelişen uzun süreli baskılar, gene devlet kademelerindeki yolsuzluk, kölece koşullarda, ekonomik zor altında yaşamaya karşı birbirinden farklı niteliklerde isyanlar yaşandı.

Özetleyecek olursak dünya hâlâ yanıyor
Bu yazımızın konusunu ise bu isyanların sonuncusu olan İran oluşturuyor. Devrimci mücadele tarihiyle birlikte edebiyatı, edebiyat ve sanattaki mücadele tarihini işlemeye çalışacağız. Daha çok 20. yüzyıldaki mücadele tarihi açısından dönüm noktası sayılabilecek tarih dilimlerinin politik atmosferini arayacağız.

İran’da ‘bizimkiler’ tarih sahnesine çıkıyor

İran’da solun kökleri, 19. yüzyılın sonlarına dayanır. Bu dönemde göçmen olarak Rus Çarlığı hâkimiyeti altındaki Güney Kafkasya’da bulunan İranlı işçiler ve aydınlar, önce gazetecilik faaliyetleri aracılığıyla sol ve sosyal demokrasi düşüncelerini İran’a tanıtmış, daha sonra Rus Bolşeviklerinin de desteğiyle parti ve örgütler kurmuşlardır. [1]

İlk olarak 1904 yılında, Kafkasya’da eğitim, iş ya da ticaret için bulunan İranlılar tarafından Bakü’de Himmet Parti’si kurulmuştur. Himmet, o bölgedeki göçmen İranlıların büyük bir kısmını, bilhassa işçi ve öğrencileri kısa sürede örgütleyebilmiştir. Çarlık rejimine, Rus seçkinlerinin çıkarlarına hizmet eden Müslüman ulemaya ve Avrupalılaşmış aydın sınıfına eleştirel yaklaşan parti, eğitim öğretimin yaygınlaştırılması, anadilde eğitim, kadınların toplumsal konumunun yükselmesi gibi hedefleri benimsemiştir. [2]

1905 yılında Himmet Partisi ve Bakü Bolşeviklerinin de desteğiyle İran Sosyal Demokrat Partisi kurulur. İran’da 1906 yılında gerçekleşen Meşrutiyet Devrimi’nden (Constitutional Revolution) sonra, 1909 yılında kurulan ve siyasi partilerin temsil edildiği ilk meclis olan 2. Meclis’te de “Demokrat Parti” adıyla yer alan bu partinin laiklik ve toprak reformu gibi talepleri vardır.

Meşrutiyet Devrimi’nin hedeflerine varılamaması ve 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte 1917’de bir grup Sosyal Demokrat Parti üyesi ve Bakü’deki petrol işçileri, Esedulah Gaffarzade’nin önderliğinde İngiliz karşıtı anti-emperyalist talepleri ön planda olan Adalet Partisi’ni Bakü’de kurarlar. Bu parti sürgünde olmasına rağmen İran’la bağlantılarını Sosyal Demokrat Parti aracılığıyla sürdürür.

1914’te Hazar kıyısındaki Gilan eyaletinde, Mirza Küçük Han’ın önderliğinde başlayan sosyalist Cengeli ayaklanmasının şiddetlenmesiyle beraber 1920’de bir yeraltı örgütü olan İran Komünist Partisi, Gilan’ın Enzeli kasabasında kurulur.

Abdulkasım Lahuti; Moskova’da ölen sosyalist gerçekçi bir İranlı

1887’de Kirmanşah’ta doğan Marksist şair; Firdevsi’den etkilenen tasavvuf ve mistisizmi kullanan bir babanın oğludur. Gençliğinde ulusalcılığı savunan radikal bir çizgide hareket eden Lahuti, Rusya’da 1905 Şubat ve 1917 Ekim Devrimlerinin etkisiyle sosyal demokrasi ve sosyalizmle tanışmış, Sovyetler Birliği’nde bir komünist olarak ölmüştür.

Yıllar ilerledikçe, şiiri mistisizmden temizlenen şair, militan bir ulusalcı çizgiden etkilenmiş, sonrasında ise; özellikle Ekim Devrimi sonrasındaki süreçte; daha solda yer almaya başlamıştır. İstanbul’da sürgünde yazdığı şiirde; “…Kimseye el açmıyoruz/ İşçi elleri dışında…” mısralarını yazmıştır (İstanbul, 1919). [3]

1921’de İran’a girmesine izin verilen şair, Tebriz’e geçmiş jandarmaya girmişti. 30 Ocak 1921’de jandarmada isyan çıkarıp Sufian’ı işgal etmiş, ertesi gün Tebriz’e doğru yürümüş ve valiyi gözaltına almıştı. Kendini askerî komite başkanı olarak tanıtması Bolşeviklerden etkilendiğini ortaya koyuyordu.

Bu kalkışma, Mirza Küçük Han’ın önderlik ettiği, kısa süren Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni kuran Gilan hareketi benzeri kalkışmaların sonuncusu sayılabilir. Çabucak ezildiler. Lahuti, Aras nehrini geçerek yeni kurulan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne geçti ve sürgünde öldü.

Sovyetler Birliği’nde yaşadığı dönem içerisinde Tacikistan Eğitim Bakanlığı ve Yazarlar Birliği’nde Gorki’nin başkan yardımcılığını yapmıştır. Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ulusal marşını yazmıştır.

Şiirlerinde Tacikistan’da gerçekleşen ekonomik ve toplumsal değişimleri selamlayan Lahuti; “Şan olsun halkın boynundan sökülen/ Orak ve çekiçin gücüyle egemenlerin boynuna atılan ilmiğe” der. Devrimin önderi Lenin’in ölümüyle ilgili yazdığı üzgün işçiler ve Stalin’e ithafen yazdığı ‘ustalar ustası’ adında divanı da vardır.

Lahuti’nin şiirlerinde ülke hasreti vardır, işçi sınıfı ve özgürlük vardır. Kadın mücadelesine özel olarak yer verir ve başta İran’daki mücadeleleri yüceltirdi. Şiiri, onunla birlikte İranlı komünistlerin birçoğunda görüleceği üzere bir ideolojik gelişimin seyrini gösterir. Evet, dinî, mistik etkilerle başladığı şiir yolculuğunda sosyalist gerçekçi bir komünist olarak öldü.

Yaşasın ilk ayaklanmalarımız; ilk yenilgilerimiz

Daha önce değindiğim gibi, Bakü ve SSCB topraklarındaki göçmen işçiler aracılığıyla İran’da gelişen Bolşevik etki büyümüş, sosyalizm, işçiler ve aydınlar arasında sempatiyle karşılanmaya başlamış ve irili ufaklı isyanlara rengini katmıştı. 1920’lerin başlarına kadar en bilineni kuzeydeki Gilan bölgesinde gerçekleşen ve kısa süren Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan ayaklanmalar gerçekleşmişti.


Kısa sürüp, sert bir şekilde ezilmesine rağmen sosyalizmin İran’daki mücadelelere rengini vermesi; Rusya’da vücut bulan komünizm heyulasının geçici de olsa İran’da da yerleşmesini sağlaması açısından çok büyük önem taşıdılar. Onlar, ilk acılarımızla birlikte ilk zafer naralarımızdı.

1924 yılından itibaren Şah unvanını alan Rıza Han önderliğinde Pehlevi Hanedanı’nın iktidara gelmesiyle birlikte, tahttan indirildiği 1941’e kadar tüm siyasi partiler yasaklanır. 1931’de, ülkede işçi grevleri ve öğrenci eylemlerinin artmasıyla birlikte devlet, komünist siyasi örgütlerin faaliyetlerine karşı bir yasa kabul eder. Bu yasanın da etkisiyle bu dönemde İran’da sol ve komünist partiler ve silâhlı örgütler yerine entelektüel çevrelerce temsil edilmiştir. Bu çevrelerden en önemlisi Taki Arani ve “53 kişi” grubudur.

1938 Kasımı’nda yargılanan “53 kişi”, 1933’te kabul edilen komünist propaganda yasağına muhalefet etmekten suçlu bulunarak yüksek hapis cezalarına çarptırılırlar. Grubun lideri olan Arani bir buçuk yıl sonra hapishanede katledilir.

İran kitleler partisi; Tudeh

Arani’nin önderliğindeki 53 kişi grubundan 27 kişi, serbest bırakıldıktan sonra bir araya gelerek Tudeh Partisi’ni kurmuşlardır. 1941’de kurulan Tudeh Partisi, Taki Arani’yi onursal lideri olarak benimsemiştir.

1944 yılında parti, 14. Meclis seçimlerine katıldı ve sekiz adayı seçildi. Bu andan itibaren parti muazzam biçimde büyüdü ve İran politikasında başlıca güçlerden biri haline geldi. Tudeh, İran’da 1941-1949 arasındaki dönemde 25 bin üyeyi kendine bağlı sendikalarda örgütlemiş, 400 bin işçinin desteğine sahipti. [4]

Aynı yıllarda, partiyi destekleyen üst düzey subaylar dâhil ordu mensuplarından oluşan “Tudeh Partisi Askerî Örgütü” kurulmuştur. [5]

1946 yılından 1950’nin başına kadar Parti, devlet baskısıyla ve zor koşullarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durumun nedeni Rıza Şah’ın oğlu Muhammed Rıza Şah’ın iktidarı yeniden pekiştirmesi, 2. Dünya Savaşı döneminde ülkede yaşanan karışıklıkların yarattığı siyasi boşluğun ve hareket kolaylığının ortadan kalkması, dönemin başbakanı Kavam’ın sağcı söylemleri benimsemesi ve kuzeydeki Mahabad ile Tebriz’de ve güneydeki Ahvaz bölgesindeki ayaklanmaları bastıran rejimin yeniden güçlenmesidir.

Merkezdeki Kerman, Fars ve güneydeki Sistan eyaletlerinde parti binaları basılmış, matbaaları tahrip edilmiş ve sendika önderleri kuzeye kaçmaya zorlanmış, İsfahan’da Parti merkezi, askerler tarafından basılarak sendika eylemcileri orduya alınmış, Hazar kıyısındaki bölgelerde üç Tudeh eylemcisi silâhlı ayaklanma hazırlığı yapmakla suçlanarak idam edilmiş ve 140 Parti üyesi silâh taşıma suçuyla tutuklanmışlardır. Kürt ve Azeri eyaletlerinde 500 Tudeh üyesi çatışmalarda öldürülmüş ve 45 kişi idam edilmiştir. Başkent Tahran’da ise kamusal alanlarda yapılacak tüm gösteri, eylem ve toplantılar yasaklanarak Parti’nin önderleri için yakalama kararı çıkarılmıştır. Tüm bunlara rağmen Parti, tamamen yasaklanmamış, Tahran’daki ofisinde toplantılar yapmasına, öğrenciler, aydınlar ve kadınlar arasında örgütlenmesine ve gazete yayınlamasına izin verilmiştir. [6]

1949 yılında Parti, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’ye karşı başarısız bir suikast girişiminden dolayı suçlandı. Buna rağmen Parti, 1950’lerin başında yeniden legalleşinceye kadar yeraltına geçerek çalışmasını sürdürdü.

1951 yılında Muhammed Musaddık, Şah tarafından başbakan atandı ve kendisinin mensup olduğu Milliyetçi Parti, Ulusal Cephe’yle Tudeh Partisi arasında güçlü ilişkiler kurdu. Musaddık petrolün ulusallaştırılmasını ele aldı ve Anglo İranian Oil Company (İngiliz İran Petrol Şirketi) -günümüzde British Petrolium (BP)- aracılığıyla İran petrolünü kontrol eden ve büyük kârlar elde eden İngiliz hükümetinin çıkarlarına zarar veren birçok sosyal reformu uygulamaya geçirdi.

1953 yılında Amerikan CIA örgütü ve İngiliz istihbaratı, emekli general Zahedi ve Albay Nassiri’ye, Musaddık’a karşı bir hükümet darbesi gerçekleştirmeleri için destek verdi. Bu müdahale sonucunda Musaddık başbakanlık süresini doldurmadan görevinden zorla el çektirildi. Bazı yorumcular bu müdahalenin temelinde İngilizlerin ve Amerikalıların, Musaddık’ın Sovyetler Birliği’yle daha sıkı bağlar kurmasından korkmalarının yattığını iddia eder.

Tudeh, Musaddık’ın öncülük ettiği petrolün millileştirilmesi kampanyası çerçevesinde 1951 yılında Ahvaz eyaletinde 65 bin petrol işçisinin grevini örgütlemiştir. Aynı yıl devletin 1 Mayıs kutlamalarını serbest bırakmasıyla birlikte Parti’ye güç gösterisi yapma ve moral kazanma fırsatı doğmuştur.

1952 yılının Temmuz ayında Musaddık, Şah ile yaşadığı anlaşmazlığın şiddetlenmesi sonucu istifa etmiş, ancak bunun üzerine başlayan sokak gösterileri ve kanlı ayaklanmalar sonucu tekrar makamına geri dönmüştür. Bu ayaklanma sırasında, Tudeh’in örgütlediği sendikalardaki işçilerin İsfahan ve güneydeki Abadan gibi sanayi merkezlerinde grevler düzenlemesi, siyasi gidişatta belirleyici rol oynamıştır.

Tarihçi Mazyar Behruz, Mussaddık’la ilgili fikir değişiminin sebebi olarak, o yıllarda Tudeh’te yaşanan Nurettin Kiyanuri, İhsanullah Teberi ve Emanullah Kureyşi gibi nispeten genç üyelerin savunduğu katı fraksiyon ve İrec İskenderi, Mustafa Yezdi ve Rıza Radmaneş’in öncülük ettiği ılımlı fraksiyon arasındaki kutuplaşmayı göstermektedir: 1952 Temmuz ayına kadar Parti’de söz sahibi olan katı fraksiyon; işçi sınıfını örgütlemenin ana hedef olması gerektiğini savunarak; Musaddık’ın milliyetçi hükümetine muhalefet etmiştir.

Bu kesim Musaddık’ı; “Amerikan emperyalizminin maşası olan komprador burjuvazinin İngiltere ile olan rekabetinin lideri” olarak görmüştür.

1955 yılında çok sayıda askeri personelin Tudeh Partisi içinde aktif oldukları ortaya çıkarıldı. Bunlar derhal tutuklandı ve idam edildi. Sonuçta Tudeh Partisi, Şah rejiminin saldırılarına direnemez hale geldi ve hareket düşüşe geçti. Parti’nin Merkez Komitesi 1950’lerin sonuna doğru fiilen tamamen yeniden örgütlendi.

Arkasındaki nedenler ne olursa olsun, darbe Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin elinde diktatörlük yetkilerini toplamasıyla ve Musaddık’ın Ulusal Cephesi ve Tudeh Partisi de dahil olmak üzere politik grupların büyük çoğunu yasaklamasıyla sonuçlanmıştır. Her iki parti etkinliğini yeraltında sürdürmüştür.

‘53 nefer’den biri Bozorg Alavi

Bozorg Alavi, Abol Hassan Alavi’nin 6 çocuğundan üçüncüsüydü. Babası, İran’daki meşrutiyet mücadelesinde yer almıştı. Bozorg, İran’ın etkili yazar ve romancılarından biridir. 1922’de yüksek öğrenimini tanımlamak için gittiği Berlin’de en yakın arkadaşı ve birlikte Farsça’ya Çehov, Kafka, Edgar Allan Poe gibi yazarları kazandırdıkları Sadık Hidayet’le tanışmıştı. Edebiyatla ilgisi 1927’deki geri dönüşüne kadar artmıştı.

Aynı vakitlerde Dr. Arani ile tanışmış ve 53 kişi grubunun bir parçası olmuştu. 1937’de tutuklanmış 4 yıl sonra çıkan genel afla serbest bırakılmıştı. 1941’de Tudeh’in kurucu üyelerinden biri olmuştur. Serbest bırakıldıktan sonra ‘Zindan Notları’ (İng: Scrap Papers of Prison) ve ’53 Nefer’ (İng: 53 Persons, Farsça: 53 Nafar) kitaplarını yayınlamıştır. [7]
Zindan Notları kitabında; “Her insan, bütün hayatında, kuyruklu yıldızı ancak ve ancak bir kez görebilir. Benim gibi bazıları ise, onu bir kez bile göremezler. 1912 yılında, kuyruklu yıldız ilk kez göründüğünde, ben on yaşımdaydım. Annem ve kız kardeşlerim, bu acayip yıldızı görebilmek için dama çıktıklarında, yıldızı bana da gösterip: ‘Gördün mü? Kuyruğunu görüyor musun?’ demişlerdi. Bense, henüz aklım ermediği için yıldızın dâhi ne olduğunu bilmiyordum. Kuyruklu yıldızı görmediğim halde: ‘Evet gördüm’ demiştim.

“Bu yıldız, 1992 yılında yeniden görüleceği zamansa, ben artık bu dünyada olmayacağım. Eğer o tarihte sağ olsam bile, bu acayip yıldızı görebilmek için gözlerimin yeteri kadar güçlü olacağını ve ayaklarımın, bu yıldızı seyretmek için, beni dama çıkarabileceğini sanmıyorum. Bu olay, insan hayatında sadece ve sadece bir kez olacak bir şey” ifadelerini kullanmıştı.

53 Nefer kitabında ise grubun kurulmasını ve yargılanmasını anlatır. Tudeh’in resmî metinlerindendir. 1953 darbesi sırasında Berlin’deydi. 1979 İslam Devrimi’ne kadar Berlin’de yaşadı. 1979’da İran’a ziyarete geldi. Ardından 1980’de kısa ziyaretinde İslam Devrimi’nin geçirdiği baskıcı dönüşümü gördü ve Berlin’de 1997’deki ölümüne kadar yaşadı.

1952’de yazdığı ‘Gözleri’ kitabının Türkçe baskısı için hazırlanan tanıtım bülteninde, kitaptan yapılan alıntıda şöyle yazar: “Beni yanardağın yanına kadar çekiyordu fakat soğukluğuyla donduruyordu. Ömrüm boyunca esir düştüğüm ve hâlâ da devam eden facia bu işte. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Öpücüklerime hasret olduğunu biliyordum, sıcak parmaklarının tenimi yakmaya hazır olduğunu bildiğim gibi. Teninin, tenimin ağırlığını beklediğini de. Dünyada onu bir anlığına olsa bile mutlu edebilen tek kişinin ben olduğumu da biliyordum. Ben de tenini, güçlü ellerini vücudumun derinliklerinde hissetmeyi çok isterdim. Vücudunun, vücudumda erimesini, benimle birleşmesini isterdim. Dalgalı, perişan saçlarıyla oynamak isterdim. Dudaklarının hararetini, dudaklarımla emmek isterdim. Ruhunu, yanıp tutuşan o ruhu, çırılçıplak, güncel sıkıntıların ve diktatör baskısının yarattığı sorunlardan, polis korkusundan, üzerine çektiği o koruyucu kalkan olmadan görmek isterdim.”

Gençliğinde devrim fikriyle tanışan, verdiği mücadele sırasında cezaevine düşen, 3 kez de vatanından uzaklaşan Arani’nin yaşamında ve eserlerinde İran Devrimi’ndeki iniş çıkışlara rast gelirsiniz. 1992’de kuyruklu yıldızı seyredebildi mi, bilmiyorum. Ama kuyruklu yıldız 1992 yılında, Dr. Arani ve ondan önceki ve sonraki yoldaşları gibi göklerde yerini almıştı.

1953 darbesine tutum, kan kaybettiriyor

Ulusal Cephe’ye karşı İngiliz-Amerikan yanlısı darbenin ardından, Tudeh nezdinde komünistlerin kitlesel ve etkili bir güç olmasına rağmen etkili bir direniş sergileyememesi, Parti içinde ve tabanında tartışmalara neden olmuş, Parti’’nin ciddi oranda güç kaybetmesine neden olmuştu.

İran’ın yakın dönem tarihini inceleyen tarihçiler bunun nedenini farklı şekillerde açıklıyorlar. Behruz’a göre bunun nedeni; Parti’nin inisiyatifini toptan olarak içinde yer aldığı Ulusal Cephe koalisyonuna devretmesi ve 1949’da olduğu gibi ağır bir darbe almayacağını düşünmesiydi.

Böyle durumlarda işçi sınıfının kuracağı ittifakların yanında kendi bağımsız devrimci hattının, işçi sınıfının nihai zaferini unutan bir hattın tehlikeli olacağı açıktır. İşçi sınıfı iktidarı perspektifinin geride kalmasının ağır sonuçları oldu.

İran üzerine çalışan tarihçiler; Ervand Abrahamian ve Cosroe Chaqueri ise darbeye karşı direnememenin ve sonuçta Parti’nin güç kaybetmesinin, Musaddık’ın yeterince desteklenmemesi ve yeterince risk almamasına bağlar.

Sonuç itibariyle 1959’a gelindiğinde Parti’nin önder kadrosundan kırk kişi de dâhil olmak üzere iki yüzden fazla Parti mensubu idam edilmiş, Parti tüm toplumsal tabanını, örgütlerini ve destekçilerini yitirmiş ve ülke içinde Tudeh’ten sadece kırıntılar kalmıştır. [8]

Tudeh parçalanıyor; yeni örgütler doğuyor

1940’lı ve 50’li yıllarda İran solu neredeyse sadece Tudeh tarafından temsil edilirken darbeden ve ardından gelen baskı dalgasından sonra solda, örgütsel ve ideolojik çeşitlilik egemen olmuştur. Özellikle 1960 yılında kurulan yurtdışındaki İranlı Öğrenciler Konfederasyonu, 1979 Devrimi’ne kadar çeşitli Marksist muhalif grupları birleştiren ortak bir çatı örgütü işlevini görmüş ve bu anlamda güçlü bir siyasi çizginin temsilcisi olarak Tudeh’in yerini almıştır. [9]

1960’ların başında yumuşayan siyasi iklimden yararlanmak için, Ulusal Cephe, muhalif politikacılardan oluşan bir şura oluşturarak meclis seçimlerine katılma kararı vermiştir. Tudeh Partisi üyeleri de Ulusal Cephe içerisinde faaliyette bulunarak bu ortamdan yararlanmışlardır. Parti’nin sürgündeki liderleri yurtiçindeki üyeler ve hücrelerle bağlantı kurmaya çalışsalar da SAVAK müdahalesi nedeniyle başarısız olmuşlardır.

Parti, yurtdışındaki İranlı öğrenciler arasında aktif olsa da Konfederasyon’da temsil edilmesi, Ulusal Cephe ve yeni oluşmakta olan diğer sosyalist örgütlerin destekçileri tarafından engellenmiştir.

Bu yıllarda sol içinde gelişmeye başlayan Sovyetler-Çin-Arnavutluk-Küba tartışmaları; özellikle Küba gibi yeni deneyimlerin etkisiyle Tudeh’in etkisinin zayıflamasına, yeni deneyimleri programlarına katan sosyalist gerilla örgütlerinin oluşumuna ön açmıştır.

Tudeh’in özellikle gençliği arasında, Parti’nin revizyonizme saptığı tartışılmaya başlanmış, bu üyeler tarafından Tudeh Partisi Devrimci Örgütü kurulmuştur. Bu örgüt, Küba deneyimini ve Maoizmi savunmuş, Sovyetlerin Kruşçev ile revizyonizme sapan politikalarından vazgeçilmesini, Sovyetlerle kurulan geleneksel bağın koparılmasını savunmuştur. Talabani önderliğindeki kamplarda gerilla eğitimi almıştır.

1965’te; daha önce Tudeh’ten ayrılan 3 parti önderi, Tudeh Partisi Devrimci Örgütü’ne katılmış, sonrasında Toufan’ı (İran Emek Partisi) kurmuştu. Bu örgüt, Çin Komünist Partisi ve Arnavutluk Komünist Partisi’nin görüşlerinin propagandasını yaptı.

Bu bölünmeler sonucu, Tudeh ve Ulusal Cephe, Humeyni ve Ali Şeriati önderliğinde gelişen İslamcı hareket ve gerillacı sosyalist hareketler karşısında iyice zayıfladı.

Gerillacı sosyalist hareketlerden ilk akla geleni Halkın Fedaileri’ydi. Sonrasında bu örgütten, Halkın Fedaileri Gerillaları Devrimci Örgütü ayrı bir hareket olarak örgütlendi.

Şah rejimine karşı edebiyatın direnişi;
şair sahneye çıkıyor

Ekim 1977’de Şah’a karşı eylemlerin kızıştığı bir dönemde İranlı Yazarlar Vakfı (Iranian Writers’ Association), Tahran’daki Goethe Enstitüsü’nde on gün sürecek olan şiir geceleri düzenledi. Bu etkinliğin beşinci gecesinde sahneye militan bir şair çıktı. Sözlerine 14. yüzyıl Fars şiirinin ustalarından Hafız’ın dizeleriyle başladı:

“Arp ve ud ne anlatır bilir misiniz?
Cezalandırılmamak için şarabı kuytuda iç.
Onlar sevginin şerefi, sevgilinin ihtişamını yağmalar
Gençleri engeller, tarihi reddederler
Aşka dair olanı ne söyler ne de işitirler
Anlatılan zor bir hikâyedir.”


Sahneye Hafız-ı Şirazi’nin sözleriyle çıkan şair Said Sultanpur’dur. Yazdığı şiirler, oyunlar, Marksist mücadelesi ve Halkın Fedaileri (OIPFG, Fedayan-e Khalq) üyesi olmaktan cezaevinde yıllarını geçirmiş, daha birkaç ay öncesinde serbest bırakılmıştı. Dinleyenlere seslenip onları, karanlık günlerde özgürlüğe susayanlar olarak tanımlar.

Sultanpur İran’da gerillacı şiir-gerilla tarzı şiirin kurucusu sayılır. Şah’a karşı silâhlı gerilla mücadelesini savunan örgütünün ideolojisini ve savaş stratejisini, şiirinin ve edebiyatın kurucu değeri haline getirir.

Bir sanat biçimi, bir düşünme biçimi

Militan şiirin teorize edilmesi, savaşçı sanatın yönünün oluşmasında Sultanpur’un büyük katkısı olmuştur. “Bir Sanat Biçimi, Bir Düşünme Biçimi” adlı kitabında, İran’daki çağdaş sanat eserleri hakkındaki fikirlerini anlatıyor. Sınıf temelli, toplumcu yeni bir estetik oluşumu için mücadeleye çağırıyor. [10]

Hedeflediği sanat biçimini, savaşçı sanat (honar-e mobârez) olarak tarif ediyor. Savaş sanatı, sınıf mücadelesini doğru ele alan sanat ve edebiyattır. Savaşçı terimini kullanarak (combative art), sanatın sosyal değişime direkt katılması gerektiğini özellikle ifade eder. Önermesiyle eleştirel düşünce veya entelektüelliği hedefleyen sanatın aksine, değişime savaşçı bir edebiyatın daha çok hizmet edeceğini belirtir.

Eğer bir savaş olacaksa, savaşçılar düşmanını tanımalıdır. Savaşçı sanat, düşmana gerçekten fiziksel olarak da zarar verir. Sultanpur kendi dizeleriyle belki de kendi şiirini tarifliyor:

“Ey geceye çalan şafağım
Ebedi ateşim
Meskenimdeki o kırmızı gül
Tutkum ve kıvılcımlarım
Sürekli ve kalıcı yaram”

Sultanpur’da nesnellik

Şiir, sınıf savaşımına nasıl dâhil olacak, düşman sınıfa fizikî olarak nasıl zarar verecekti? Cevap nesnellik konseptiyle (ayniyat) başlar. Öznelliğin (zehniyat) estetik eserlerde tarihî bir rolü olduğunu kabul edip, sanatçıların nesnellik ve öznellik arasındaki diyalektik dengeyi sürdürme görevini belirtir. Sultanpur, tartışmasının devamında, sanatın materyalist tarih analizine varacak bir nesnelliği önceliği haline getirmesi gerekliliğini vurgular. Ona göre; objektif bir sanatçı bir estetikçiden çok, bir Sovyet sosyal bilimcisine benzer. Sorumlu sanatçı, toplumların yapısını, yoksulluk, hastalık, köleliğin yapısını ve temellerini keşfeder ve anlatır.

Savaşçı sanatın kurucusu, militan devrimci şair ve oyun yazarı, kendi düğününde İslamî yönetim güçleri tarafından 16 Nisan 1981’de tutuklandı. Halkın Fedaileri üyesi olmaktan atıldığı Evin Cezaevi’nde, 21 Haziran’da kurşuna dizilerek katledildi. Ardında, eserleri ve fikirleriyle İran şiirinin en uzun gündüzünü bıraktı.

İran’ın ‘Guevara’sı Khosrow Golesorkhi

1974’te, 30’unda hakimin karşısına çıktığında, askerî hakimin yüzüne bakıp: “Halkın şanlı adına! Meşruluğunu hiçbir zaman tanımadığım bir mahkeme karşısında kendimi savunacağım. Bir Marksist olarak halktan ve tarihten yanayım. Bana ne kadar saldırırsanız saldırın, bunu onur sayarım. Size ne kadar uzaksam, halka o kadar yakınımdır. İnançlarımı ne kadar kötülerseniz, inançlarım, halkın sempatisini ve desteğini daha çok kazanır. Eğer beni yakarsanız bile ve kesinlikle yapacaksınız, insanlar cesedimden bayraklar ve şarkılar yapacak” der. [11]

‘Sanatın Politikaları, Şiirin Politikaları’ adlı yapıtında; “Sanatsal bakışı olan bir insan, toplumla daha geniş bağlar oluşturur. Sanatçı, kendi coğrafyasındaki insanların yaşamıyla bağlantı kurar ve onlarla birlikte mücadele eder. Bu herhangi bir edebiyat okulunda böyle olmayabilir. Tıpkı Filistinli fedailerin şiirlerinin bu okullarda okutulmayacağı gibi. Neden okutulsun ki? Neden etkili sanat formlarımız, edebiyat ve sanat, okullarda hapsedilsin? Şiirin yeri kütüphaneler değil, diller ve zihinlerdir. Edebiyat, her zaman sosyal hareketteki yerini almalıdır. Edebiyatın görevi uyandırmaktır. İlerici edebiyatın görevi, sosyal hareketler oluşturmak ve halkların tarihsel ilerleyişlerine yardım etmektir” der. [12]

Birlik marşı şiirinde; “Biz, birbirimizi sevmeliyiz/ Hazar gibi kükremeliyiz/ Ve eğer çığlıklarımız duyulmuyorsa,/ Birlikte bağırmalıyız/ Her kalp atışı, şarkımız/ Kan kızılı, sancağımız/ Yüreklerimiz, bayrağımız/ Ve şarkılarımız olmalıdır…” der.

Golesorkhi, Sultanpur’a benzer militan bir çizgiyi dolduran eserler ve fikirler bıraktı ardında. Bir şiirin doğrudan düşmanın göğsünü hedef alması gerektiğini belirtir. Ona göre objektif şiir, öznel bir şiirin aksine hiç değilse, yanlış yorumlamaların önüne geçer. Marksist-Leninist bir bakıştan nesnel gerçekliği araştıran şiir; sınıf savaşı, düşman tarifini hedeflerken; ona göre savaşçı sanat, tekil olarak, siyasal açıdan aydınlanmış bir kitleden yanıt talep eder. [13]

Mahkeme salonunda yoldaşı, yönetmen Keramat Danehian’la yaptıkları, ardı ardına tiradı andıran ve mücadelelerine devam edeceklerini bildiren konuşmalar sonunda idama mâhkum edildiler. Son arzuları olarak Halkın Fedaisi olarak öldüler.

Tudeh’in ölümcül hatası

1979 yılının Ocak ayında, İran’daki halk ayaklanmaları sürerken ve Şah’ın devrilmesine birkaç hafta kalmışken Tudeh önderliği, Doğu Almanya’nın başkenti Leipzig’de toplanarak, devrimi ve Humeyni’yi tamamen destekleme kararını vermiştir.

Tudeh’in devrimden sonra Humeyni’nin öncülüğünde kurulan İslam Cumhuriyeti rejimini devrimci ve anti-emperyalist olarak tanımlayıp kayıtsız şartsız desteklemesi diğer sosyalist grupların ağır eleştirisiyle karşılaşmasına neden olmuştur.

Parti’nin 22 Eylül 1980’de “İlamiye-yi Komite-yi Merkezi-yi Hizb-i Tudeh-yi İran” (Tudeh Parti Merkez Komitesi Bildirisi) adıyla yayınladığı broşürde, üyelerini, rejim karşıtı tüm gruplar ve bireylerle ilgili güvenlik güçlerine ihbarda bulunmaya çağırması, bu desteğin boyutlarını göstermektedir.

1982 yılına gelindiğinde, o güne kadar Tudeh’ten diğer sosyalist örgütleri ortadan kaldırmak için yararlanmış olan Humeyni rejimi, bu sefer Parti’nin kendisini hedef alıp tüm liderlik kadrosunu ve aktif üyelerinin çoğunu tutuklamıştır. Tutuklananların çoğu 1985 yılında idam edilirken, Ali Haveri gibi kaçmayı başaran birkaç Tudeh üyesi Parti’yi; sürgünde faaliyetleri basın, yayın ve propagandayla sınırlı olan bir örgüt olarak yeniden inşa etmişlerdir.

Tudeh Partisi son darbeyi, 1988 yılının Haziran ve Aralık ayları arasında Humeyni’nin fetvasıyla gerçekleşen siyasi tutsaklar katliamıyla almıştır. Beş binden fazla siyasi tutuklunun mahkemeye çıkarılmadan gizlice ve topluca infaz edildiği bu katliamın sonucunda Tudeh de dâhil olmak üzere sosyalist örgütlerin tamamı ülke içindeki siyasi kadrolarının çoğunu yitirmiştir. [14]

Sonuç olarak
İran’da yürütülen özgürlük mücadelesini İran edebiyatının gelişim seyri üzerinden anlatmak; İran’da gerçekleşen halk isyanı, özgürlük arayışı ve protestolar vesilesiyle, İran mücadelesinin tarihsel seyrini hatırlatmak; Anadolu devrimci mücadelesiyle ortak bir dava mücadelesi verildiğini ve coğrafî-tarihsel kesiştiğimiz noktaları bulmak için hazırlanan bu yazıya ilk andan itibaren ne olursa olsun eksik kalacağını bilerek başladık.

Bu yazının sonunda rahatlıkla ifade edebilirim ki; müthiş deneyimlerle dolu tarih ve insanlık mirası eserleriyle dolu sanat ve edebiyatıyla bu yazı sadece bir başlangıç olabilir.

Samed Behrengi ve kadın mücadelesinde önemli bir yer tutan Füruğ Ferruhzad bakmamız gereken edebiyatçılardandır. Tarihsel olarak 19. yüzyıl öncesi hem tarih hem de edebiyat incelemesi ve ’79 İslam devrimi sonrası dönem incelenmeye değer.

Buraya kadar çıkardığımız sonuçta uzlaşacağımızı düşünerek; bütün bu tarihten, düşmandan, ideolojik, politik, askerî ve örgütsel olarak bölünmenin, sınıf güçleriyle ise dayanışmanın önemini; bağımsız devrimci sosyalist çizgideki ısrarın, devrimin gündemini takip etmenin önemini ve bir değer olarak devrimciliğin yüceliğini anlıyoruz.
Yaşlı balık masalını bitirdi ve on iki bin yavrusuna ve torununa:
“Artık yatma vakti çocuklar. Gidip yatın bakalım.” Çocuklar ve torunlar:
“Büyükanne, minik balığa ne olduğunu söylemedin.” Yaşlı balık:
“O da yarın akşama kaldı. Şimdi yatma vakti. İyi geceler.”
On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık; “iyi geceler” dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı. Ama küçük bir kırmızı balık, ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep… [15] o

 

 

[1] Yunes Parsabanab, Tarih-i Sed Saleh-yi Jonbeşhayi Sosyalisti, Kargeri ve Komonistiyi İran [İran’ın Komünist, İşçi ve Sosyalist Hareketlerinin Yüz Yıllık Tarihi], 2008, http://www.rahman-hatefi.net/tarikhe%20100sale%20socialism-233-8602230.htm
[2] İran’da Sovyet Yanlısı Sol: Tudeh Partisi’nin Siyasi Tarihçesi (1941-1988), Sanem Vaghefi, Aralık 2015, İstanbul http://www.academia.edu/
[3] http://www.iranicaonline.org/articles/lahuti-abul-qasem
[4] Serpil Üşür, “Devrime Giden Yolda Muhalif Örgütler”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, 1989, s. 1350
[5] Maziar Behrooz, “Tudeh Factionalism and the 1953 coup in Iran”, International Journal of Middle East Studies, 33.03, 2001, s. 367.
[6] İran’da Sovyet Yanlısı Sol: Tudeh Partisi’nin Siyasi Tarihçesi (1941-1988), Sanem Vaghefi, Aralık 2015, İstanbul
[7] Zindan Notları, Ağustos 2008’de Ağaç Kitabevi yayınları tarafından Prof. Dr. A. Naci Tokmak çevirisiyle yayımlandı.
[8] Ervand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions, Princeton University Press, 1982.
[9] Torab Haqshenas
[10] The Poetics of Commitment in Modern Persian: A Case of Three Revolutionary Poets in Iran, Samad Josef Alavi, UC Berkeley Electronic Theses and Dissertations, 2013.
[11] Şah Mahkemesinde İki Devrimci Sanatçı: Keramat Daneshian ve Khosrow Golesorkhi, Yusuf Alp, Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, s. 175, Şubat 2016.
[12] a.g.e.
[13] The Poetics of Commitment in Modern Persian: A Case of Three Revolutionary Poets in Iran, Samad Josef Alavi, UC Berkeley Electronic Theses and Dissertations, 2013.
[14] İran’da Sovyet Yanlısı Sol: Tudeh Partisi’nin Siyasi Tarihçesi (1941-1988), Sanem Vaghefi, Aralık 2015, İstanbul.
[15] Küçük Kara Balık, Samed Behrengi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here