Kapitalist sistemin krizi, savaş ve yeni dengeler

Dünya, iki dünya savaşı gördü ve ikisi de 1900’lü yıllardadır. 1900’lü yıllar, kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü tekeller çağına aittir. Elbette, kapitalist sistem yerle bir edilmedikçe, bizzat işçi sınıfı tarafından parçalanıp tarihin çöplüğüne gömülmedikçe, üçüncü dünya savaşı da çıkacaktır, dördüncüsü de.

Savaş, her zaman sınıflı toplumların bir gerçeği olmuştur. Kölecilikte de böyledir, feodal toplumda da, kapitalizmde de.

Her üç sınıflı toplum da, birbirinin kardeşi sayılırlar, yani akrabadırlar ve birbirine yabancı değildirler.

Bu üç sınıflı toplumdan her biri dünyaya, gezegene egemen olmaya çalışmıştır. Ama kapitalist toplum, bu egemenliğin en geliştiği sınıflı toplumdur. Her üçü de sömürüye, emekçinin sömürülmesine dayanır. Ama kapitalizm, sömürünün en yaygın, en derin hâle geldiği toplumdur. Yani, sınıflı toplumların bu evrimi boyunca, sömürü hem yayılır hem de derinleşir. Tıpkı meta gibi. O da hem yaygınlaşır hem de derinliğini, etkisini artırır, her ilişkiye siner.

Kapitalist sistem, dünyaya egemen olma konusunda, kendi öncülü olan feodal sistemden çok daha etkilidir.

Ve tekeller çağı, hem üretimin toplumsallaşması demektir hem de sermayenin temerküzü, yoğunlaşması ve merkezîleşmesi demektir. Tekeller çağı, hem kitle üretimi ve onun sonucu olarak “kitlesel tüketim”, yani tüketim toplumu demektir hem de pazar hâkimiyeti demektir.

Bu hâkimiyet ilişkileri, elbette beraberinde şiddeti de getirir. Bu şiddet, katmerlidir.

Her sınıflı toplum, kölecilik, feodalizm ve kapitalizm, elbette aynı zamanda sömürgecilik de demektir. İnsanın insan tarafından sömürülmesi, toplumun bir önceki üretim sürecinin ürünleri demek olan üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortaya çıkması, aynı zamanda sömürgeciliğin de gelişiminin temelidir.

Sömürü ve sömürgecilik, birbiri ile bağlıdır. İnsanın insan tarafından sömürüsü yoksa, yani bu sömürünün dayanağı olarak kendileri toplumun malı olan üretim araçları üzerinde özel mülkiyet yoksa, sömürgecilik de olamaz.

Tüm bunlar, zaten devlet denilen egemen sınıfın aygıtını da gerekli kılar. Bu açıdan şiddet, önce devletin elinde ortaya çıkar ve devlet “terörü” bu açıdan tam da yerindedir.

Kapitalizm, sömürünün ve sömürgeciliğin en gelişmiş olduğu sınıflı toplumdur. Bu anlamda sınıflı toplumların en gelişmişi, aynı anlama gelmek üzere, en kirlisidir.

Tekeller çağı, hâkimiyet ilişkileri ve onun gerektirdiği şiddet ile birlikte ele alınmalıdır. Bu tekeller çağı, içeride devletin örgütlenmesinde “demokrasi” denilen şeyi ortadan kaldırır ve daha baskıcı ve merkezî bir devlet yapısı ortaya çıkarır. Bu elbette daha gelişmiş bir devlettir ve eğer sizin kafanız “devlet iyidir” diye bir şeyle kirlenmemiş ise, bunun anlamını anlamanız zor olmaz. Daha gelişmiş bir devlet, sadece daha gelişmiş bir şiddet mekanizması, sadece daha gelişmiş bir karanlık, daha gelişmiş ve rafine bir burjuva egemenlik demek olur.

Dünyanın her alanına yayılan kapitalist ilişkiler, emperyalist güçlerin ve elbette tekellerin dünyayı kendi aralarında paylaşması da demektir.

İşte iki dünya savaşının da 20. yüzyılda, tekeller çağında, kapitalist-emperyalizm çağında yaşanması bundandır.

Üçüncüsü de gündemdedir.

Belki bugünleri tarih, üçüncü dünya savaşının başlangıcı, ön günleri olarak kaydedecektir. Eğer, dünya işçi sınıfı, Ekim Devrimi ile başlattığı dünya sosyalist devrimler çağını bir yeni çıkış ile, yeni sosyalist devrimlerle tamamlayamazsa, üçüncüsü de, dördüncüsü de olacaktır.

Egemenler, herkesi yok edecek, büyük bir yıkıma yol açacak böylesi bir savaşa “girmez” diye düşünmek, hem kapitalist-emperyalizmi hem tekeller çağını hem de daha genel olarak egemen sınıf meselesini anlamamak olur.

Evet, üçüncü dünya savaşı, büyük yıkım demek olacaktır. Bu doğrudur. O kadar ki, belki dördüncüsünden önce, gezegenimiz çok büyük zararlar görecektir. Aslında zaten kapitalizmin bizzat varlığı ve devam ediyor olması, gezegenin geleceği konusunda büyük bir tehdittir.

Tüm bunlar, savaş denilen şeyi durduracak “hâller” değildir. Değildir çünkü hâkimiyet ilişkileri ve bunun gerektirdiği şiddet, kendi karakterine göre işlemektedir. Bu nedenle, tüm bilimsel verileri ciddiyetle inceleyen herhangi bir dürüst bilim insanı, kapitalizmin varlığının insanlık için bir tehdit olduğunu ve sistemin yıkılması gerektiğini rahatlıkla saptayabilir.

İşte bugün dünyanın yüz yüze olduğu bu üçüncü paylaşım savaşımı, bu gerçekliğin üzerinde yükselmektedir.

Bu savaşla ilgili konuşurken, “at izinin it izine karıştığı” bugün, bazı temel noktaları bir kere daha olsun saptayarak başlamak gerekir.

1

Bu bir paylaşım savaşımıdır.

Bu paylaşım savaşımının ana aktörleri, “Batı cephesi”dir. Savaş, Batı dünyasının beş büyük emperyalist gücü arasında gelişmektedir. Zaman zaman bu gerçek gölgede kalsa da, bu gerçeği gölgede bırakacak gelişmeler olsa da, durum budur. Bu güçler; ABD, Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere’dir. Elbette diğer emperyalist güçler de işin içindedir ama ana rol bunlardadır.

2

Bugün, özellikle Suriye Savaşı sonrasında, Rusya ve Çin’in sahaya inmesi, bu emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımına farklı bir “nitelik” katmıştır. Adeta emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımının üstü örtülmeye başlanmıştır. Ukrayna süreci, bu süreci daha da geliştirmiştir. Savaş, bir anda, Rusya-Çin cephesi ile NATO arasında (NATO, ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere demektir. Sadece o kadar değil elbette ve elbette en başta da ABD demektir) bir savaşa dönmüştür. Bu sadece bir yanılsama değildir.

Evet, bu savaş, aslında emperyalist beşli arasındaki paylaşım savaşımını “gölge”de bırakmaktadır.

Ama bu durum, bugünkü paylaşım savaşımının gerçekliği içinde anlamlıdır.

3

Bu savaşın, bu paylaşım savaşımının öncesinde, iki çok önemli süreç var.

Birincisi, “Soğuk Savaş” sürecidir.

Soğuk Savaş döneminde, emperyalist kamp, sosyalist ülkeleri boğmak için, komünizme karşı savaş adı altında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, başında ABD’nin bulunduğu bir uluslararası örgütlenme ortaya koydular. Bu uluslararası kapitalist düzen, ABD hegemonyası da demektir. ABD hegemonyası, elbette kapitalist kamp içinde geçerli idi. “İki kutuplu dünya” sözleri, bu dönemi ifade eder ama, bu “dünya”nın kapitalist-emperyalist kampında bir ABD hegemonyası vardır.

Bu hegemonya, ekonomik olarak doların egemenliği, Dünya Bankası, IMF gibi örgütlenmelerin yanında, askerî olarak NATO gibi örgütlenmelere dayanmaktadır. Bugün tüm Avrupa ve tüm Batı dünyasında ortaya çıkan devlet çarkının dişlileri, aslında Hitler faşizminin dişlilerinin kadife örtü ile örtülmüş olduğunu göstermektedir. NATO organizasyonu, aslında bugün ortaya daha fazla saçılan tüm Neonazi örgütlenmelerin, IŞİD de dahil, hepsinin örgütsel ve siyasi kaynağıdır.

Bu noktayı anlamazsak, ne Suriye Savaşı’nda ortaya çıkan İslamî örgütlenmeleri, ne de bunların da içinde yer aldığı Ukrayna’daki çeteleri anlamamız mümkün olmaz.

İkinci önemli süreç, Çin’in ve Uzak Asya’nın, dünyanın fabrikası hâline dönüştürülmesi sürecinde, Çin’in, sömürge hâline gelmeden, bir ekonomik dünya gücü olarak yükselmiş olmasıdır.

Çin ve Rusya, SSCB’nin çözülüşü sonrasındaki dünyada, sömürge hâline getirilememiştir. Bu iki büyük güç, bugün, ABD tarafından düşman ilan edilmiştir.

4

ABD, çözülmekte olan hegemonyasını korumak, sürdürmek için, tüm Batı cephesini, tüm emperyalist rakiplerini, NATO mekanizması aracılığı ile, Rusya ve Çin’e karşı birleştirerek, onlar üzerinde var olan ve “Soğuk Savaş” dönemine dayanan kontrolünü sürdürmek istiyor.

İşte savaşı NATO-Rusya ve Çin savaşına dönüştüren süreç bunlara dayanmaktadır.

Suriye Savaşı ile, Batı cephesini kendi yanında birleştiremeyen ABD, Ukrayna operasyonunu adım adım hazırlayarak, Avrupa’yı ve belli ölçülerde de Japonya’yı, kontrolü altına alma konusunda birkaç adım daha ilerlemeyi başardı.

Bugün Avrupa, Almanya ve Fransa, aslında kendi ayaklarına sıkan kovboylar gibi, ABD kontrolünü yeniden “kabul” etmiş durumdadırlar.

5

Ukrayna savaşının önemli kazananı gibi görünen ABD’dir.

Ama savaş, bugün, farklı bir süreci de ortaya çıkarmaktadır.

ABD’nin Avrupa üzerindeki, daha doğrusu emperyalist rakipleri üzerindeki artan kontrolü bir sonuç olarak kaydedilebilir. Ama aynı zamanda, bu kısa süreli “kazanca” karşılık, hegemonyasının sağlama alındığını söylemek mümkün değildir.

Putin tarafından dile getirilen, Rusya ve Çin liderlerince açıkça ilan edilen, çok kutuplu dünya vurgusu, aslında boş değildir.

ABD, bir yandan, Ukrayna’da savaşı sürdürmek, Rusya’ya karşı saldırıları ve Ukrayna ve Rus halklarına karşı katliamları devam ettirirken, aynı zamanda Rusya ile görüşmeler sürdürmektedir. Wall Street Journal, kasım ayı başında ABD-Rusya görüşmelerini haber yaptı. Buna göre, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Putin’in adı verilmeyen yardımcıları ile “gizli” görüşmeler yapmaktaymış. Beyaz Saray da bunu doğruladı.

Dört bölgenin, Ukrayna’dan bağımsızlaşarak Rusya Federasyonu’na katılması, bu sürecin öncesindedir. Ukrayna, bu dört bölgeye dönük saldırılarını sürdürmektedir. Buna cevap olarak Rusya, operasyonun başından beri tahrip etmekten kaçındığı altyapıyı, özellikle enerji altyapısını hedef almaya başlamıştır. Batı’nın her türlü silah ve asker desteğinin de devam ettiği biliniyor. Bu durum, aslında Rusya’yı, daha da sıkıştırmak için bir fırsat olarak görülmekle kalmıyor, Almanya ve Fransa’nın kilitlenmiş hâlini devam ettirmek için ABD adına bir fırsata dönüştürülüyor.

Bu süreç içinde iki gelişme, Batı bunu kabul etmese de, ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunlardan biri, Rusya’ya ve Çin’e karşı uygulanan yaptırımlar, aslında herkesin beklediği gibi sonuç vermekten uzak hâldedir. Bu artık ortaya çıkmış durumdadır. Örnek olsun, ülkemizdeki NATO tedrisatlı yazarların, Rusya’nın Erdoğan’a destek olsun diye para musluklarını açtığı vurgusu bunu göstermektedir. Zira yaptırımlar, beklenen ekonomik sonuçları vermiş olsa idi, Rusya’nın “para musluklarını açması” diye bir vurgu ortaya çıkmazdı. Demek ki, Rusya, stratejik amaçlar doğrultusunda harcayacak kadar paraya sahip imiş. Oysa yaptırımların, Rusya’yı izole edeceği ve ekonomik olarak çökerteceği propagandası yapılmaktaydı.

Yine aynı durumu doğrulayacak şekilde Batı’nın Rus petrolüne taban fiyat uygulamaya kalkması manidardır. Demek ki, yaptırımlar, istenilen sonuçları vermemektedir. Ve Rusya, Türkiye’yi, bir enerji dağıtım alanı hâline getirmek istiyor, diye kıyametler koparılmaktadır.

İkincisi daha önemlidir.

Giderek daha fazla sayıda ülke, ABD ve Batı’nın dengelenmesi için, dünyanın “çok kutuplu” olmaya başladığı üzerine planlar yapmaya başlamıştır.

Çin Devlet Başkanı Xi, en son, aralık ayında Suudi Arabistan ile kapsamlı anlaşmalar imzalamak üzere Suudi Arabistan’a gitmiştir. Çin, büyük bir petrol ithalatçısı olarak orada bulunmuyor. “Kuşak Yol” projesi de devrededir. Ama aynı zamanda Suudi Arabistan, Çin ile, petrol bedellerinin Çin para birimi olan yuan cinsinden ödemeyi tartışmakta imiş. ABD’nin, Suudi Arabistan’ın, petrol üretimini artırın baskılarına olumlu yanıt vermemesine “bozulduğu” biliniyor. Hatta zaman zaman OPEC+ ülkelerine bu konuda Suudi Arabistan’ın öncülük ettiğini bile okuduğumuz açıklamalar, yorumlar görüyoruz. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel, kendisine sorulan bir soruya, ilgi çekici bir yanıt veriyor. Soru: “Çin’in Körfez ile her zamandakinden daha fazla angaje olduğuna ve bunun sonunda ABD’nin bölgedeki çıkarlarını baltalayacağına dair endişeniz yok mu?” ve Patel: “ABD’nin koalisyonlar kurma, savunma mimarileri inşa etme ve bölgedeki tehditlere karşı koyma konusunda karşılaştırılamaz bir avantaj sunduğu ve bu bakımdan eşsiz olduğu” yanıtını veriyor.

Suudi Arabistan, “vizyon 2030” haritasını ortaya koyuyor ve bu yol, Suudi Arabistan’ın petrole bağlı bir ekonomi olmaktan “kurtarılması”nı içeriyor.

Suudi Arabistan, Şangay İşbirliği Örgütü’nün “diyalog ortağı” oldu ve BRICS’e katılma eğilimleri de açıkça ortaya çıkıyor. Bunun böyle olacağını söylemek için erken. Ama bu gelişme, Suudi Arabistan’ın, “çok kutuplu dünya” durumunu gözlemlediği anlamına gelmektedir.

Çin, hem Katar ile hem de BAE ile enerji anlaşmaları imzalamaktadır. İran ile olan anlaşmaları saymıyoruz bile. Zira İran, zaten Rusya-Çin hattının içinde ele alınmaktadır. Batı’nın vurgusu budur. OPEC toplantısı döneminde, BAE Prensi’nin Biden’ın telefonlarına çıkmadığı, bizzat Batı basını tarafından yazılmıştır.

Tüm bunları, başka örneklerle de birleştirmek mümkündür. Rusya-Hindistan ekonomik ilişkileri de bu doğrultuda bir kanıttır. Birçok Afrika ülkesindeki gelişmeler de bunu göstermektedir. Yani, “çok kutuplu dünya”, Rusya ve Çin liderlerinin ortak açıklamalarındaki bir vurgu olarak kalmıyor.

Elbette biz bunu, konumuz bağlamında, ABD’nin Avrupa’da artan gücüne rağmen, hegemonyasının sağlamlaşmış olmadığını görmek açısından yazıyoruz. Yoksa, bize göre sorunun çözümü, savaşı önleyecek tek gerçek gelişme, dünyanın yeni bir sosyalist devrim dalgası ile kapitalist zinciri parçalamasıdır.

Çin Devlet Başkanı Xi’nin (Şi) Suudi Arabistan ziyareti, bunlarla birleştirilmelidir. Öyle anlaşılıyor ki, Çin, bölgede birçok ekonomik hamle de yapmaya hazırlanmaktadır. Mesele sadece enerji ya da petrol ile sınırlı değildir.

6

Bizim bir vurgumuz var: Sosyalist geçmişleri nedeni ile bağımsız ve büyük birer güç olarak kalabilen, sosyalist olmadıkları gibi, emperyalist de olmayan, iki büyük güç, Rusya ve Çin, Batı’nın bu yeni saldırısına karşı koymak için, daha fazla kendi sosyalist geçmişlerine “vurgu” yapmak zorunda kalacaklardır.

Bunu destekleyecek önemli bir gelişme, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 20. Ulusal Kongresi’dir. ÇKP Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Xi, bu kongreye bir rapor sundu. Raporun başlığı şöyle: “Çin Karakteristiğinde Sosyalizmin Bayrağını Yukarı Taşımak ve Her Açıdan Modern Sosyalist Bir Toplum İnşa Etmek İçin Birlik İçinde Çabalamak”.

Bu rapor, bu sunum, aslında “Çin’e özgü bir sosyalizm” anlayışı sunuyor. Bizim için mesele, Çin’in Çin tarzı sosyalizminin başarısı vb. değil. Bu vurgular, Çin’i sömürge olmaktan kurtaran sosyalist devrim geçmişine bir vurgudur ve bu açıdan kıymetlidir. Hepsi budur. Yoksa bu raporun içeriği üzerine, “Çin tarzı sosyalizm” üzerine tartışma niyetinde değiliz.

Çin ve Rusya, vazgeçtikleri sosyalizme, kendilerini bağımsız bir ülke olarak tutan geçmişlerine vurgu yapmak zorundadır. Vurgumuz tam da budur.

Çünkü, kapitalist-emperyalizm, dünyanın egemenleri, kendi egemenliklerini, Çin ve Rusya’nın “iyi niyetli” dileklerine uygun olarak, onlarla paylaşma yolunda değildirler. Gorbaçov’un, savaşsız bir kapitalist düzen mümkündür sözleri, asla gerçek değildi ve bu bugün bir kere daha anlaşılmaktadır. Piyasa ekonomisi ile sosyalizm, birbiri ile uyuşan sistemler değildir ve bu biliniyor. Ama bu iki ülke, eğer o sosyalist geçmişleri olmamış olsa idi, bugün birer sömürge olmuş olacaklardı.

Bu vurgular, elbette bir anlam ifade eder.

Ama bir kere daha söylüyoruz ki, yeni bir sosyalist devrimler dalgasını yaşamadan, dünya yeni bir dünya hâline gelemez. Savaşa ve sömürüye, insanın insana kulluğuna son vermek ya da liberallerin söylediği gibi “daha iyi bir dünya” kurmak, sosyalist devrimler olmadan mümkün değildir.

Bu sosyalist devrimler, dünyanın farklı ülkelerinden yükselişe geçecektir. Latin Amerika, Afrika, Ortadoğu, Uzak Asya, bu devrimlerin ortaya çıkışına sahne olacaktır. Belki o noktadan sonra, Rusya ve Çin’de sosyalizm farklı bir gelişme yolu bulabilir.

7

Öte yandan, Suriye Savaşı, ardından Ukrayna sorunu ile farklı biçimler alan savaş, giderek daha yaygınlaşırken, dünya savaş naralarına sahne olurken, gerilim siyaseti gelişirken, aynı zamanda silah tekelleri, büyük kârlar vurmaktadır.

Savaşın, önemli sonuçlarından biri budur.

Bu, kapitalist dünya ekonomisinin savaşa ihtiyaç duyması ile başlasa da, bugün, “savaş ekonomisi” politikalarının öne çıkmasına yol açmaktadır.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) yeni bir rapor yayınladı. Batı kaynaklı olduğu için, bizim NATO tedrisatından geçmiş yazar çizer takımımız bu raporu ciddiye alacaktır.

Rapor 2021 yılı sonuçlarını veriyor.

Buna göre, savunma sanayiinde faaliyet gösteren 100 büyük şirketin satışları ciddi biçimde arttı. Rapora göre, son 7 yıldır, bu 100 şirketin satışları, ardarda artmaktadır. Üstelik son birkaç yıl, pandemi nedeni ile meydana gelen problemler nedeni ile, aslında silah tedarikinde de sorunlar yaşanmış olmasına rağmen.

Listenin en başında, 5 ABD şirketi var: Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon, General Dynamics.

100 büyük silah şirketi içinde, 40 ABD kökenli şirket var ve bu şirketlerin 2021 silah satışı, 229 milyar dolar.

Avrupa’dan 27 şirket, 2021 yılında, ilk 100’ün içindedir ve 123 milyar dolar satış yapmışlardır.

İlk 100 şirketin içine, 10 Çinli şirket, ilk kez 2021 yılında girebilmiştir. Toplam satışları 109 milyar dolardır.

Listede 6 Rus şirketi var ve 17,8 milyar dolarlık satış yapmışlardır.

Türkiye’den ASELSAN ve TUSAŞ, 3,36 milyar dolarlık satışla, listeye girebilmiştir. ASELSAN listenin 56, TUSAŞ ise 84. sırasındadır (Kaynak: mepanews.com, 5 Aralık 2021).

Hem silah satışları artmaktadır hem de aslında bir savaş ekonomisi devreye sokulmaktadır. Emekçi, ürettiği silahları satın almaz. Silahlar, daha çok devletlere satılırlar. Bunun dışında yasal olmayan satışlar söz konusudur. Silah satışları, emperyalist ülkelerin gerilim politikalarına paralel artarken, aynı zamanda, birçok silah, daha kullanılmadan eskimektedir. Silah metasının böylesi bir karakteri vardır. Silah, ne üretimde kullanılır, ne de insanın kendini yeniden üretmesi için gerekli tüketim nesnelerinden biridir. Pazarı, büyük ölçüde devletlerdir ve çok defa silahlar, kullanılmadan “tüketilmekte”, yani eskimektedir. Türkiye ve Yunanistan gerilimini hepimiz yakından biliriz. Aynı firmalar, bir o tarafa, bir bu tarafa silah satmaktadır.

Ukrayna, aslında Batı’nın, önemli ölçüde silah tükettiği bir alan da olmuştur ve 2022 yılında silah satışlarının, Batı tarafından satılanların, çok daha ciddi bir artış göstereceği kesindir.

8

Savaşın bugünkü aşamasının önemli sonuçlarından birisi de, Avrupa’da gelişmekte olan tepkilerdir. Aralık ayının başlarında, Viyana’da insanlar, Rusya’ya karşı savaşı desteklemediklerini ifade eden sloganlarla bir yürüyüş yapmışlardır. Daha, 6-7 ay önce, tüm Avrupa’da, Dostoyevski’nin bile yasaklanmasına varan Rus düşmanlığı hatırlandığında, bu kayda değer bir değişimdir.

Rusya’ya uygulanan yaptırımların geri tepmesinden söz edebiliriz.

Avrupa’da ortaya çıkan enerji krizi, giderek kitlesel protestolara dönüşmektedir. Bu durum, aslında, kitlelerin tepkisini ifade etmektedir. Bu tepki, giderek daha da gelişecek gibidir. Avrupa, kendini ABD işgal politikalarına teslim ettikçe, Avrupa’da kriz daha da derinleşecektir.

Paylaşım savaşımına tutuşmuş emperyalist güçler, aynı zamanda kapitalist sistemin derinleşen krizini de aşamıyorlar. ABD ve dünyanın egemenleri, aslında Rusya ve Çin’i sömürgeleştirme planı ile, krizin aşılması için bir yol oluşturma peşindedirler. Ama bu iş, o kadar “ucuz”a mal olmayacaktır. Rusya ve Çin, dik durmaya, boyun eğmeyi reddetmeye devam ettikçe, savaş naraları yükselmekte ama aynı biçimde sistemin krizi de derinleşmektedir.

Bu derinleşen ekonomik kriz, giderek emperyalist metropollerde de kitle hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır, açacaktır. Enerji krizi ve Rusya ve Çin’e karşı yaptırımların ters tepmesi, bu süreci daha da büyütecek gibidir.

İşte bu nedenlerle, ABD, Batı, NATO, savaş politikalarını, gerilim siyasetini daha da artırmak zorundadır. Bu nedenle, ABD ve NATO, Ukrayna siyasetini sürdürmekle kalmayacak, aynı zamanda yeni gerilim alanları “organize” edeceklerdir.

ABD, kendi hegemonyasını kaybetmeme konusunda oldukça açık bir tutum almaktadır. Bazılarının sandığı ve savunduğu gibi, ABD, “dünya savaşı çıkartmamak için bir yerde duracak” değildir. ABD, bitmiş olan İkinci Dünya Savaşı’nın anlaşma imzalarının atılmasından sonra, ortada hiçbir neden yokken, Japonya’ya iki kere atom bombası atmış bir ülkedir.

Kapitalist sömürü mekanizmalarını, egemenlik, tekelci hâkimiyet, sömürgecilik vb. politikaları anlamamak için ısrar edenler, ancak onlar, ABD’nin savaştan geri duracağı masalına inanabilirler.

ABD ve İngiltere, Rusya ve Çin’e karşı savaşımın başını çekmektedir ve bu savaşın ana gücü NATO’dur. Bu son derece açıktır. Ve emperyalist egemenlerin, insanlık suçları yeni değildir. Bu nedenle, onların savaşı durdurmalarını beklemek, tam bir ham hayaldir.

Gerçekte, NATO, Ukrayna’daki savaşı kaybetmiştir.

Tıpkı Suriye’deki savaşı kaybetmiş oldukları gibi.

Ama bu savaşlar, aslında daha büyük savaşın cepheleridir ve bu nedenle, savaşı kaybedenler, henüz bunu kabul etme noktasından uzaktadır. Bu nedenle, savaşı uzatmak, yıkımı ve gerilimi sürekli tırmandırmak, adeta kaos siyaseti devreye koymak konusunda tutumları nettir. Gördük ki, zaten silah tekelleri kârlarına kâr katmaktadır. Ve savaş ekonomisi, doğrusu kapitalist sistemin krizine bir çözüm olmasa da, “iyi gelmek”tedir. Bu nedenle emperyalist egemenlerin savaş politikalarına son vermelerini beklemek saflık olacaktır.

Savaşı gerçek anlamda sonlandıracak, barışı sağlayacak şey, Ekim Devrimi’ni de aşacak olan bir sosyalist devrimler dalgası olacaktır. Sosyalist devrimler dışında, insanın insana kulluğuna, sömürgeciliğe, savaşa son vermek mümkün değildir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here