Marazi tutumlar ya da gerçeği görmeyi reddetme

Gerçek, insan bilincinin dışında, yani bireysel olarak senin ya da benim bilincimin dışında bir nesnel dünyanın varlığını kabul edenler için bir anlam ifade eder. Eğer senin bilincin dışında hiçbir şey yoksa, zaten gerçeği algılamak diye bir sorunun da olmaz.

Günlük yaşantısında dahi insan, kendi bilinci dışında bir gerçekliğin varlığını bilerek hareket eder. Kapıyı açmaya çalışır, yokmuş gibi düşünüp oradan geçmeye kalkmaz ya da midesine tütsü, boş laf değil de fizikî bir varlığı olan gıda gitmesinin ona iyi geldiğini bilir. İçtiği suyun, her istediği zaman yanında olmadığını bilir.

Demek ki, kişinin, kendi bilinci dışında bir nesnel dünyanın varlığını kabul etmesi zor değildir. Ama bunu bilmek, anlamak, kabul etmek, kişiye otomatik olarak “gerçeği görme gücü” sunmuyor.

Gerçeği görmek, acaba bir “güç” meselesi olarak ele alınabilir mi? Gerçeği görmeyen ile gören arasında, gerçeği göreni daha güçlü kılacak bir durum var mıdır?

Eğer kör ya da daha kötüsü bakar ama görmez bir göz, güçsüzlük işareti olarak alınırsa, elbette gerçeği görmek bir anlamda güçtür. Ama sanırım, bu en basit yanıt olmuştur. Oysa gerçeği görmenin bir güç olduğu, gerçeği görme süreci içinde anlam kazanır. Biz öyle diyoruz: Gerçeği görmek ya da bilmek, bir güçtür. Bu nedenle biz devrimciler, tıpkı bizden önceki sınıflı toplumların sömürüsüz bir dünya için savaşan devrimcileri gibi, kitlelerin gerçeği bilmesini isteriz, gerçekten yana tutum alırız. Biz bugün, işçi ve emekçilere gerçeği söylemeyi görev biliriz. Gerçeği söylemek bir şeffaflık değildir. Asla. Mücadele edenler, elbette egemenlerden birçok şeyi saklarlar. Ama kitlelere, halka, işçi ve emekçilere gerçek durumu anlatmayı savunurlar.

Günlük dilimizde “gerçek acıdır” ya da “yalan tatlıdır” gibi vurgular, aslında bir açıdan, gerçeklik karşısında doğru tutum almanın zorluğunu gösterir.

Bilim ya da diyalektik materyalizmin bilgi teorisi, sadece, insan bilincinin dışında, ondan bağımsız bir nesnel dünyanın var olduğunu söylemekle yetinmez. Bize, aynı zamanda bu dışımızdaki dünyanın bilgisinin edinilebileceğini de söyler. Yani biz, kendi dışımızdaki nesnel dünyanın bilgisini edinebiliriz, bu nesnel dünyanın gerçekliği bilinmez değildir.

Bunun için, elbette bir eyleme ihtiyaç vardır. İster laboratuvarda deney yaparken, isterse bir fabrika önünde işçilerle örgütlenirken olsun, bu eylem, kendi dışımızdaki varlığı anlamamızın yoludur.

Diyalektik materyalizmin bilgi teorisi diyor ki, insan, bir özne olarak, bilgisini öğreneceği nesnel gerçekliğe müdahale eder. Bu “müdahale”, öğrenmenin yoludur. Durarak, eylemsiz öğrenmek mümkün değildir ya da son derece sınırlı bir öğrenmedir.

Biliyoruz ki, şeyler, göründükleri gibi olmazlar. Bir taş, durduğu yerde hareketsiz sanılır ama öyle değildir. Bir insan vücudu, ancak biyoloji bilenlere tanıdık gelmeye başlar. Oysa dışarıdan o vücut her insanınki gibidir. Doktora sorarsanız, o vücudun size sağlam ya da hasta olduğunu söyleyeceği kesindir. Şeyler, kendilerini oldukları gibi gösterselerdi, o zaman bilime gerek olmazdı. Bu nedenle, bilim, insan bilincinin dışındaki nesnel dünyanın, toplumun ve düşüncenin yasalarını ortaya çıkartmakla meşgul olur.

Daha şimdiden, görüyoruz ki, gerçeği görme dediğimiz şey, aslında bir koca alandır. Gerçek, çoğunlukla sanıldığından yalındır. Ama gerçeği görmek, sanıldığından daha fazla çaba gerektirir ve bu çaba, nitelikli bir çaba olmak zorundadır.

Bizim dışımızdaki ya da insan bilincinin dışındaki nesnel varlık dediğimiz zaman, biz, fizikçilerin sınırlarını biraz zorluyoruz, çok değil biraz. Mesela, doğayı bunun içine koyuyoruz, ki fizikçiler bu konuda bize katılma zorluğu çekmezler. Ama biz işin içine, doğanın ya da doğal tarihin bir devamı olsa da, insan toplumunu da koyuyoruz. Bu durumda, “toplumun en-boy yüksekliği” diye bir tartışma ilerletici olamıyor ve toplumsal varlığı anlamak, bilimin alanını genişletiyor. Dahası, biz Marksistler, insanoğlunun bir dönem önceki eylemini de nesnellik olarak, varlık olarak ele alıyoruz. Mesela üretim aracı dediğimiz şey, daha önceki üretimlerde maddeleşmiş insan emeğidir ve şimdi bizim canlı emeğimizin karşısına “cansız emek” olarak çıkar. Buna dayanarak deriz ki biz, aslında üretim araçları, doğaları gereği zaten toplumsaldırlar, onların özel mülkiyette olması sorundur ve işçi sınıfının önderliğinde devrim, bu üretim araçlarını, kendi tarihsel gelişimlerine uygun olarak, tüm toplumun malı, yani hiç kimsenin malı hâline getirecektir. Üretim aracı, nasıl bizim bilincimizin dışında var ise, tıpkı onun gibi bir insan eyleminin ürünü olan müzik eseri ya da bir makale ya da bir isyan, kısacası düne ait her eylemimiz, artık nesnel bir varlık olarak, bireysel insanın bilinci dışında bir varlık olarak, ortaya çıkar.

Toplumsal bilinç, bizim bilincimizin dışında bir nesnel varlıktır. Üstelik, taştan daha az sert de değildir. Diyelim ki, “namus” kavramı, tam da böyledir. Adam gider eşini şeyhine badeletir ama aynı eşi birine aşık olursa onu öldürür ve bu “namus” kavramının karşımıza çıkışıdır. Oldukça serttir. Halkın devlet konusundaki görüşleri de öyledir. Devlete “baba” der, ama aslında devletin onun anasını ağlattığını görmez. Her seferinde aldatılır ama buna rağmen, devlete başkaldırmanın bedeli nedeni ile, bu yola bile düşmez. Kişi, kadın ya da erkek, kendisi gibi olan herkesin, aynı zamanda güvenilmez olduğunu düşünür. Komşusu onu ihbar etmeden, o komşusunu ihbar eder. Ve böylece devlet “baba”ya yarandığını düşünür.

Aslında tüm bunlar, bir tarih ve mekânda oluşur. Böylece karşımıza madde olarak “toplumsal bilinç” çıkar. Bizim bilincimiz dışında vardır.

Demek oluyor ki, biz aslında bu toplumsal bilincin de bilgisini edinebiliriz.

Eğer, filozofların sadece dünyayı tanımaya çalışması yetersiz ise ve asıl olan onu değiştirmek ise, ki öyledir, demek oluyor ki, biz bu toplumsal bilincin değiştirilmesini hedefleyerek yola çıkarsak, o zaman onu daha iyi tanırız. Bu nedenle, devrimci, aynı zamanda en gelişmiş insan demektir. Değiştirmek için yola çıkmak, kendini değiştirmeyi de her zaman içerecektir. Bu durumda devrimci, gelişmiş bir insan demektir.

Bilgisini edindiğimiz nesnelliğin bilgisini, önce en dıştan, görünüşünden öğrenmeye başlıyoruz. Ama biz ne kadar ilerlersek, bilgimiz, görünüşten o nesnenin özüne doğru genişlemeye, derinleşmeye başlar. Ve her yeni aşamada, bilgimizin bir bölümü yanlışlanırken, bir bölümü doğrulanır.

Yani biz Marksistler, devrimci sosyalistler, biz Kaldıraç Hareketi, yıkıp yerle bir ederek yerine sosyalizmi kurmak istediğimiz bu burjuva egemenliği, bu egemenler dünyasını, bugün dünden daha iyi, yarından daha eksik tanıyoruz. Bunu biliriz.

Bu nedenle, bir konudaki bilgimizin her şey demek olmadığını da biliriz. Bu nedenle, mücadelenin sürekliliğine inanırız. Bu nedenle, örgütlü mücadeleyi öne çıkartırız. Örgütsüz mücadele, sürekliliği olmayan bir saman alevi gibidir, işe yaradığı olur, ama sonuna kadar gitmediği hep bilinir. Hele ki, egemenlere karşı mücadelede, süreklilik çok büyük önemdedir.

Bunları, bilgilerimizi tazeleyelim diye mi yazıyoruz, elbette hayır. Tekrardan zarar gelmez ama, bizim buradaki amacımız, daha çok, bugün ülkemizde sınıf mücadelesinin içinde bulunduğu durumdur. Sadece, konuya girmeden, bazı noktaları vurgulamak istedik ki, derdimizi daha rahat anlatabilelim.

1

Bugün ülkemizde, giderek sertleşen bir sınıf savaşımı yaşanmaktadır. Bu sınıf savaşımı, önümüzdeki dönemde daha da sertleşecektir. Tüm dünyada, sınıf savaşımını örten “çelişkilerin” yarattığı örtü, ağır ağır silikleşiyor ve sınıf mücadelesinin sert renkleri öne çıkmaya başlıyor. Bu bizim üzerinde yaşadığımız bölgede de böyledir, belki daha fazlasıyla.

Ve bu sınıf mücadelesi karşısında, herkes, her türden örtüsünü aralayarak, bir anlamda saf tutmaya başlıyor. Bunu, egemen sınıf içinde görmek de mümkündür.

Buna, cepheler netleşiyor da diyebiliriz.

Ama buna rağmen, 12 Eylül gibi ağır bir yenilgi sürecinden geçmiş olan, SSCB’nin çözülmesini yaşamış olan, ve yanı başındaki Kürt devrimine karşı milliyetçi duygularla bakma geleneğinin içinde hapsolmuş olan birçok solcu, netleşmek, net tutum almak yerine, gerçeğe gözlerini kapamak için yollar arıyor.

Biz, solun sağa kayışından söz ediyoruz. Bunu bir eğilim olarak ortaya koyuyoruz. Deniz Adalı’nın bu konuyu dile getirişinden bu yana sanırım altı ay geçmiştir, belki daha da fazla. Ve bu solun sağa kayışı tam da işçi sınıfının eylemlerle daha öğrenmeye açık hâle geldiği bir sürece rastlıyor.

Dostlarımızdan bazıları bize, siz devrimi yakın bir hedef olarak görüyorsunuz, diyorlar. Bu eleştiri olarak gündeme geliyor. Teşekkür ediyoruz. Oysa onlara göre, devrim daha uzaktadır ve dahası arada başka aşamalar vardır.

Acaba, biz mi gerçeği göremiyoruz yoksa onlar mı? Bu tartışmanın anlaşılır olması için, hiç kimsenin niyeti ile ilgili olmadığımızı belirtmek isteriz.

Şu konuda haklı olabilirler, devrim eğer hemen yarın olacakmış gibi bir vurgu yapıyorsak, belki de yarın değil de, mesela öbür gün olabilir ve bu da matematiksel olarak bizim yarın vurgumuzdan, tamı tamına iki katı uzak bir zaman demektir. Yarına bir gün, öbür güne iki gün vardır. Ama sanırım, bizim “tarih işçi sınıfını iktidara çağırıyor” vurgumuzdaki gizli yarın, sadece kısa zaman belirtir, o kadar.

Eğer bize, devrim sadece uzak değil, bir de arada başka aşamalar var diyerek eleştirilerini sürdürüyorlarsa, işte bu konuda haklıdırlar. Çünkü biz arada hiçbir aşamanın olmadığını, işçi sınıfının, müttefikleri ile, siyasal iktidarı yıkıp, burjuva egemenliği yerle bir edip iktidarı almasının önündeki tek engelin, işçi sınıfının iradesi demek olan devrimci örgütlülüğündeki eksiklik olduğunu düşünüyoruz. Devrimin nesnel olarak yakın, öznel olarak uzak olmasından kastettiğimiz de budur. Yine bu aynı nedenle, küreklere daha fazla asılmamız, devrim ateşini daha fazla körüklememiz gerektiğini düşünüyoruz. Düşüncemize uygun eylem de budur.

Yaşamın eşitsiz gelişim yasasına uygun geliştiğini biliyoruz. Bugün eksik olanın, yarın nasıl tamamlanacağını, mucize diye tarif edilen şeylerin gerçekte hareketin içindeki potansiyelin açığa çıkması olduğunu biliyoruz. Gökten gelen mucizelere inanmıyoruz. Ama, emeğin, eylemin mucizeler yaratma gücü olduğunu biliyoruz.

Acaba, bizim dışımızdaki tüm bu toplumsal süreci, gerçekliği, doğru kavrayabiliyor muyuz?

Bu, dostlarımız için olduğu kadar bizim için de sorudur.

Gerçeği görmek, biliniyor ki, bir emek ve uğraş işidir. Bir fotoğraf karesini diğerinden ayıran, eğitilmiş gözün aynı şeye bakarken gördüğü şeydir. İyi fotoğrafçı, bir çelik döven işçi gibi sonucun ne olacağı konusunda bir fikre sahiptir. Bu fikir, yılların emeğine, deneyimine dayanır. O kare poz, işte öyle ortaya çıkar.

Bizim dışımızdaki süreçlere, harekete, varlığa bakarken, aslında biz bir “amaçla” bakıyoruz demektir. Bu amaç, ister kutsal olsun, ister önemsiz, bakmak ve görmek arasındaki ilişkiyi düzenleyen şey oradan gelir. Göz, buna göre eğitilir.

Demem o ki, eğer süreçlere devrim için, o gözle bakıyorsak, gerçeği görme olanağımız daha da yükselmektedir.

2

Bizim okuryazar takımı (OYT) diye nitelediğimiz bir kesim var. Bu kesim, soldan sağa epeyce bir yelpazeye ulaşmaktadır. Asla bütünlüklü değildir. Biz tabii, bu OYT’nin bizim cepheye, sola yakın olan kesimlerine sesleniyoruz. En azından ilgi noktamız onlardır. Bir durumda her şeyi bilendir bunlar, ama aynı zamanda bu bilgilerinden sorumlu değildirler.

Tarlanın nasıl ekileceğini bilirler, ama tarla ekmezler. Devrimin nasıl yapılacağını bilirler, ama bunun için bir şey yapmazlar.

Kişinin eylemi, onun bilincinin en somut ifadesi ise, bunların eylemine bakarsanız, bir cahil görürsünüz, hiçbir şey yapmazlar. Sadece yaşamlarını ayrıcalıklı kılmaya çalışırlar, sadece zevkleri konusunda seçicidirler, sadece yüksek ahlâk gösterisi yapacakları zaman devrimcilerin yanlışlarını sıralarlar, sadece içki içerken az biraz samimi olurlar ve kendilerine iğne batıracağına halktan devrimci olmaz diye konuşurlar, kendileri ile hesaplaşmazlar, çünkü hiçbir yol yürümezler. Sahip olduklarını, düşüncelerinden daha değerli bulurlar ki, bu konuda biraz haklıdırlar.

Ama bunların söylediklerine bakarsanız, söylediklerini esas ve tek ölçü olarak görürseniz, gerçekten de her şeyi bildiklerine kanaat getirebilirsiniz. Bazan o kadar güzel bir yer yakalarlar ki, zekâlarına hayran kalırsınız.

Bu bir hastalık hâlidir.

Gerçeklikten kopmak, kendini merkeze koyarak her şeyi kendinle açıklamak, sonra da suçu işçi sınıfına, halka ve devrimci mücadele yürütenlerin hatalı davranışlarına bağlamak, bunların hastalıklı hâllerinin tarifidir.

Biliyoruz ki, bu hastalık da geçecek. Bir gün iyileşeceksiniz. O gün, sizin tüm marazi davranışlarınız son bulacak. O nedenle, Gezi’nin, bir kendiliğinden patlamanın devrime dönüşmemiş olmasına, sizi devrim için savaşma zahmetinden kurtaramamış olmasına üzülerek “sonuç vermediğini” söylüyorsunuz. Bu nedenle, içine girdiğiniz, bir parçası olduğunuz Gezi’nin “yenildiğinden” dem vuruyorsunuz.

Marazi davranışlar vardır.

Marazi davranış, aslında belli koşullar ve şartlar nedeni ile refleksleri değişmiş hâlleri ifade edebilir mi?

Burada bunu görüyoruz.

Bir eylem mi başlıyor, bunlar sevinç ile korkunun karışımını hissediyorlar. Diyorlar ki, bir bakalım, eylem ne kadar gelişiyor. Seyretmeye başlıyorlar. Ama kalplerinden orada olmak geçiyor. İyi ama orada olurlarsa, cop yiyecekler, içeri girecekler, gaza maruz kalacaklar, ki kimyasal gazların zararlarını onlardan iyi bilen yoktur. Domatesin üzerindeki tarım ilacı, onlara gazın zararlarını öğretmiştir çoktan. Bu nedenle, seyretmek istiyorlar.

Sonra biraz fazla içtiklerinde, çevrelerindekilerin düşman olmadığına emin iseler, aslında “seyretmekle hayatı renklenir sanma” şarkısının ne kadar güzel olduğunu söylüyorlar.

Buna marazi hâl diyebilir miyiz?

Gerçeği görmek istemiyorlar.

Hastadırlar ve gerçeği görmeye takatleri yoktur.

Gördüklerini, devrim cephesinden, değiştirmek amacından görmüyorlar. Bu nedenle, her işçi direnişinde, gözaltına alınanları, tutuklananları, cezaları vb. görüyorlar. Yoksa, mesela Gezi’den bu yana hiç dinmeyen direnişleri görmüyorlar. Copa, süngüye, TOMA’ya, gaza, yargıya, basına vb. rağmen hiç dinmeyen direniş eylemlerinin içindeki enerjiyi görmüyorlar. Kadınların, gençlerin, işçilerin direnişlerine baktıkları zaman, sadece cop, gaz ve gözaltı görüyorlar. Barikatın üzerine yürüyen, isyan eden, polisten korkmamayı öğrenen insanları görmüyorlar.

Buna da gerçeği görmeyi reddetme diyebilir miyiz?

Egemenin gücünü görüyorlar, o kadar.

3

Tarlayı ekmeye koyulmayan kişi, tarla ekimi hakkında çok şey söyleyebilir, ama tarlayı ekmeyi öğrenmesi zordur. O bilgilerle, gerçekten tarlayı ekmeye koyulsa, köylüden daha önce, yaban otlarının ayıklanması üzerine ön müdahalede bulunabilecek şeyleri de ortaya çıkarabilirler. Ama işe koyulmadıkları müddetçe, sadece konuşan, bilgileri kafasında gölleşmiş ve çamurlaşmış adamlara dönüşürler.

Gerçeklik hakkındaki bilgileri, artık bulanıktır, net değildir.

Bu durumun da farkında değildirler.

Bu nedenle, sürekli olarak, bulanıklığı, netlik olarak algılamaya başlarlar.

Egemen, bu işe yardıma koşar hemen. Bulanıklığın netlik olduğu sanısını daha da kuvvetlendirecek her desteği devreye sokar. Böylece, yeni bir algı oluşur.

Bugünlerde, Saray Rejimi karşısındaki tutumları buna benziyor.

Seçim olacakmış gibi düşünmek istiyorlar. Çünkü Erdoğan çok oy kaybediyor. Ki, Erdoğan bir yana, Saray Rejimi’nin çok yıprandığı, devlet denilen çarkın tüm çıplaklığı ile ortaya çıktığı doğrudur. Saray Rejimi’nin yıkılışının yakın bir ihtimal olduğunu görmüyorlar. Tersine, bunlar her şeyi yapar, görüşüne sabitleniyorlar. Sanki şimdi, her şeyi yapmıyorlar mı? Biz sesimizi çıkartırsak, onlar da olağanüstü hâl ilan eder, diyorlar. İyi ama, şimdi “olağan hâl” mi yaşıyoruz?

Kendilerine sıra gelene kadar, her şey olağanmış gibi davranıyorlar. Korkularının esiri olmuş, ayaklarını korkuları bağlamış gibi, sadece konuşuyorlar.

Yalın gerçeği görmüyorlar.

Kalkıyor biri onlara, devlette çetelerden söz ediyor, ki doğrudur, onlar bundan, devlet ayrı çeteler ayrı sonucunu çıkartıyor. Oysa devlet ve çeteler, hep birlikte vardı, şimdi daha da gelişmiş bir hâldir bu. Seyirci kalıbına girdin mi bunu görürsün.

4

Toplumun çok geniş kesimleri sürekli yoksullaşıyor.

Evet, karapara (ya da sadece uyuşturucu vb. anlaşılmasın diye kayıt dışı para diyelim) cenneti hâline gelmiş bir ülkede, bazı alanlarda para kolay harcanıyor. Bu doğru. Buna bakıp, acaba “kriz var mı” diye soruyorlar. Gerçek ile iktidarın yalan propagandası birbirine karışmış hâlde kafalarını kemiriyor.

Çünkü, kendi gerçekliklerini kabul etmiyorlar.

Kapitalist toplumda işçi olmak, bir miktardan fazlaca aşağılanmak demektir. İmaj budur. Oysa işçi olmak, onurunla, emeğinle geçinmektir. Hırsızlığın, yağmanın, rantın yüceltildiği bir toplumda, emeğinle geçinmek aptallık işareti oluyor. Ülkenin çoğunluğu işçidir, işsizdir, emeklidir, yoksuldur. Ama buna rağmen, bu çoğunluğun içinde olmak, bir “prestij kaybı”dır. Üzerine markalı şeyler giymemek, sanki utanılası bir şeymiş gibi algılanıyor.

Bu egemen düşünce, OYT’nin içinde de egemendir.

İçki masalarındaki sohbetleri bir yana bırakırsak, okumuş yazmış olan biri, kendini işçi olarak görmüyor. Ne de olsa onun gömleğinin yakaları beyazdır.

Dün avukat, prestijli masasının arkasında, kendisine sığınılan ve hukukî yardım istenen kurtarıcı gibi idi. Şimdi, parasızlık nedeni ile o cafcaflı masasını da kaybediyor, kendisine sığınılan hukuk danışmanı pozisyonunu da. Artık, mahkeme salonları, en pespaye tiyatro oyunlarından bile kötüdür.

Doktorlar, ellerine geçen paraya bakarak, 20 yıl önce sahip oldukları toplumsal avantajları kaybetmiş olduklarını acı içinde anlıyorlar. Oysa özel hastahaneler açılırken, onlar “uzman” olmanın, aranır adam olmanın zevkini yaşıyorlardı. Mühendisler, bu sürecin içine daha önceden girmişti. Mimarlar, kendi içlerindeki kapitalistlerini bir yana bırakırsak, aynı durumdadırlar.

Böylece bu gözde meslekler, işçi ve kapitalist diye ayrılmayı derinlemesine yaşadı, yaşıyor.

Ama buna rağmen, işçi olduğunu, emekçi olduğunu, işçi sınıfının bir parçası olduğunu kabul etmek, bu gerçekle yüzleşmek onlara hâlâ zor geliyor.

Okuryazar olmalarının avantajlarını, devrime katılmanın risklerini kavramak yolu ile kullanıyorlar. Ya fırsatını bulup, göçüyorlar ya da seyirci konumlarını sürdürmek için içkiye sarılıyorlar. Her gün bu kesimlerden intihar edenler oluyor.

Gerçeği görmeyi reddediyorlar.

Gerçeği bilmenin, kavramanın insan eylemine bir yansıması olmak zorundadır. Bunu biliyorlar ve bu nedenle, gerçeği görmeyi reddediyorlar.

5

Demek oluyor ki, gerçeği görmek, eğer bir güç olmak ise, bunu istemek de gerekiyor. Bunu istemeyince, amaç değiştirmek olmayınca, amaç konusunda bir netlik olmayınca, gerçekliğe de yaklaşım sağlam ve net olmuyor. Görmek “istediğimizi” görür hâle geliyoruz.

Bu herkes için geçerlidir. Bizim için de. Bize, siz olup bitenin içinde, bu direniş ve sınıf savaşımı içinde, işçi sınıfının örgütsüzlüğünü bile bile, devrimi görüyorsunuz, diyorlar. Bu doğrudur. Bizim de amacımız, bizim donanımımız, görme sürecimize yansıyor ve gerçeği bu gözle görüyoruz. İyi ama, bizim gördüğümüz devrim sürecinin kendisidir. Bilim bize, toplumsal mücadele hakkında oldukça sağlam bilgiler veriyor. Hem tarihsel olarak hem de içinden geçtiğimiz süreç, bu durumu açıklamamızda iş görüyor. Henüz şahlanmamış da olsa, gelmekte olan devrimi görüyoruz. Evet bunu da istiyoruz. Bize “yanılıyor olamaz mısınız” diye soranlar var. Diyoruz ki, yanılmaya, bir kere daha yanılmaya değmez mi, gelin siz de bizimle birlikte yanılın, bizimle birlikte, sonucu zafer ya da değil, devrim saflarına katılın. Sizsiz bu mücadele daha zayıftır, sizinle daha sağlam olacaktır. Bir gün inanıp, on gün şüphe duymak yerine, bir gün inanın ve onun için bir adım atın diyoruz.

Devrim, biz başaralım ya da başaramayalım, gelişmektedir. Ve eninde sonunda zafere ulaşacaktır. Bu bilimsel bir gerçektir. Ne sınıfları biz var ettik, ne de sınıf mücadelesini. Ama biz, bu sınıf mücadelesinin nasıl sonuçlanacağını biliyoruz. Dünya devrimci hareketinin tarihi bunu ispatlamıştır.

Zafer garanti olduktan sonra devrime katılmak büyük bir adım değildir. Mesele bugünden, risklerin en yüksek oluğu noktada mücadeleye katılmaktır.

Eğer gerçeği görebiliyorsak, bu bir güçtür.

Bu gerçekliği anlamak, bunu kabul etmek, değiştirmek üzere kabul etmek, cesarettir. Devrimin gelmekte olduğunu kabul etmek cesarettir. Sınıf savaşımının yükseleceğini, sınıf savaşımının daha da sertleşeceğini kabul etmek, mücadele etmeye niyetli olanlar için bir cesarettir. Buna göre tutum almak gerekir, ayağa kalkmak, tüm enerjinle mücadeleye atılmak, emeğini tereddütsüzce ortaya koymak bir cesarettir.

Toplumsal gerçek karşısındaki tutum, fiziksel olayların karşısındaki tutuma göre daha fazla cesaret gerektirir. Çünkü o toplumsal gerçeklik, seni sarmış, sarmalamıştır. Bunu değiştirmek için, çemberi yarman gerekir.

Bugün, Saray Rejimi’nin saldırılarının ardındaki gerçek, egemenlerin artan, boylarını aşan korkularıdır. Bunu biliyorsak, bunu kabul ediyorsak, saldırma cesaretini, mücadele etme cesaretini gösterebiliriz.

Herkesin, ama herkesin bu mücadele için yapacağı çok şey vardır.

Bunun yerine, CHP kuyruğuna takılıp, milyonların bir kere daha aldatılmasına razı olmak, korkaklığın kendisidir.

Yasalarını bile tanımayan, hukuku bir silah olarak polis gücünün eline vermiş olan bir siyasal iktidarın, seçim kanunlarına vb. sadık kalacağına güvenmek, meseleyi anlamamaktır.

Sistem, saldırılarını artırırken, her adımını beka sorunu olarak görmektedir.

Bu nedenle, Kürtlere karşı soykırıma yakın uygulamalar devreye sokmaktadır. İşçi sınıfının, direnen herkesin karşısına tüm güçleri ile çıkmaktadır. Dışarıda savaş naralarını yükseltmektedir. İçeride iç savaş hukukunu devreye sokmaktadır. Tüm bunlar, korkularının ürünüdür.

Egemen, egemenliğini kolayca teslim etmeyecektir. Bu nedenle, hedefi net olarak ortaya koymak gerekir: Saray Rejimi’nin yıkılması. Bu, devrimci işçi sınıfının eylemlerinin, gelişen direnişinin daha gelişmesinin sonucu olabilir.

Gerçek budur.

Marazi tutumların devamı, hastalıkların daha da derinleşmesi demektir. Marazlı tutumları atmanın yolu, saf tutmaktır. Yüklerimizden, alışkanlıklarımızdan, toplumsal giysilerimizden sıyrılmanın yolu, yürümektir. Büyük kavgada, açık ve endişesiz saf tutmak, insanlaşmanın biricik yoludur. Alışkanlıklarımız böyle değişecektir. Ancak bu netliğe, gerçeğin bu şekilde ortaya konuluşuna ulaşınca, kişi, kendisinin ne yapabileceğini de kavrayabilir duruma gelir. Devrim sizin kapınızdan geçen bir tren değildir ki, bekleyesiniz ve kapınıza geldiğinde ona atlayasınız. Devrim, kendi yolunu açan bir makinadır ve sizin, bunun bir dişlisi olmak için, ona doğru koşmanız gereklidir.

Yer, gökten önce yarılır. Toprağın çatırtısını bekleyen, kulağını ona vermelidir. Toprağın üstünde egemenin egemenliği, altında devrim köstebeği var. Marifet, toprağın altı üstüne gelmeden saf tutmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here