Saray Rejimi, ırkçılık-milliyetçilik ve İslamcılık

Acaba, bir varlık, ömrünün sonuna geldiğinde, ömrünün başındaki şeylere geri mi döner? Biliniyor, insanın belli bir yaştan sonra çocuklaştığı söylenir. Her insan için geçerli olmasa da, bunun örneklerini biliyoruz.

Ömrünü tamamlayan varlık, başa mı döner sorusu, elbette düşünmek içindir. Yoksa, asla “başa dönmek” olmaz. Çünkü hareket, helezoniktir ve bu açıdan, ömrünün başındakine benzerlikler taşıyan bir yere gelmiş olabilir, ama bu asla dönülen “baş” değildir.

Biz, Kaldıraç Hareketi olarak vurguluyoruz, tarih “düz” akmaz. Bazı dönemlerde tarihin akışı hızlanır. Bazı dönemlerde sanki “geriye” sarıyormuş gibi gelir. Mesela emperyalistler arası paylaşım savaşımının SSCB sonrası dönemde zorunlu öne çıkışı, sanki tarihi, Birinci Dünya Savaşı dönemine, öncesine götürmüş gibidir. Buna çok sayıda benzerlik bulabilirsiniz. Sanki 1917 Ekim Devrimi ile kesilmiş paylaşım savaşımını tamamlamak için, tekrar tüm güçler devrededir. Elbette bazı farklarla, mesela paylaşılacak geniş Osmanlı toprakları yoktur, mesela Çin bir yarı-sömürge değildir, sosyalist devrimini yapmış, oradan kapitalist ekonomiye dönmüş, bağımsız bir güçtür. Mesela Rusya Birinci Dünya Savaşı öncesinde paylaşım masasında oturan bir emperyalist güç idi, oysa şimdi o masada değildir, sosyalist geçmişinden kalan güçlerini toparlamaya çalışan kapitalistleşmeyi seçmiş, bir bağımsız güçtür. Mesela Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yoktur vb. Bu nedenle diyoruz ki, “sanki” o döneme dönülmüş gibidir. Sanki tarih geriye sarmış, sanki tarihin yayı gerilmiş, iyice gerilmiş gibidir. Bu iyice gerilmiş yay, sanki hızla ileri fırlatmak üzere bir oku fırlatmaya hazırlanmaktadır. Dünya devriminden, sosyalizmin yeni ve büyük çıkış yakalayacağından söz ederken, sadece bu tarihin okunu ileri fırlatmak üzere yayın gerilmesine dayanmıyoruz.

Bu örnek, bize anlatıyor ki, aslında, bazan bir hareketin, bir varlığın ilk ve son günleri arasında benzerlikler kurulabilir. Ama bu tarihin bir çember şeklinde aktığı anlamına gelmez. Benzeşmeler, izdüşümler, aslında tarihsel gelişiminin helezonik akışını ifade edebilir.

1914’te, savaş öncesi ve sonrasında, Osmanlı devleti içinde, Ziya Gökalp’ın deyimi ile “bu devlete bir millet lazım” anlayışı ile, egemenler, kendilerine çıkış yolları arıyordu. “Anadolu: Dün, Bugün, Yarın; Tarih ve Devrim” (Kaldıraç Yayınevi, Birinci Baskı 1998) isimli çalışmamızda, bu konuyu detaylıca ele almıştık. Şimdilik sadece hatırlatmakla yetinelim, “bu devlete bir millet lazım”, aslında Fransız Devrimi başlangıç alınırsa burjuva “uluslaşma” süreci içinde “özgün”dür. Normalde, ortada bir halk ya da ulus vardır ve bu ulus, bir devlet şeklinde örgütlenir. Ya da egemen, kendi sınırlarını çizerken, kendi pazarını belirlerken, bir ulus gerçeğine dayanır. Oysa, TC devletinin kuruluşu öncesinde Osmanlı devletinin egemenleri, Gökalp’ın ağzından, bu devlete bir millet lazım, diyordu. Bu açıdan TC devleti süreci, aynı zamanda bir millet yaratma sürecidir de. “Millet yaratma”, anlaşılacağı üzere, katliam ve soykırımlarla, başkalarını yok etme sürecidir de.

İşte o günlerde, Akçuralı Yusuf, “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli çalışmasında, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık politikalarının nasıl kullanılması gerektiğini tartışıyordu (yine bakınız, “Anadolu Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim”, D. Adalı, Kaldıraç Yayınevi, 1998). Yani egemenler, yeni TC devletinin temellerini atmadan önce, devletin halkı yönetme politikaları ya da “rıza üretme” politikaları içinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük üzerine duruyorlardı.

Bugün, Saray Rejimi ile, aslında çökmekte olan burjuva egemenlik, yine aynı üçlü üzerinden politika üretmektedir. Üstelik bugün, bir NATO üyesidir ve sömürgedir. O günlerde, henüz sömürge olmamış anlamında “yarı-sömürge” idi.

Biz devrimciler, kavramlara dikkat etmek zorundayız. Mesela “yarı-sömürge” demek, aslında bağımsız bir ülke olmaktan çıkma ve sömürge olma yolunda ilerleme demektir. Yani, bir ülke 1920’de yarı-sömürge, 2020’de de yarı-sömürge olarak kolay kolay nitelenemez. Sömürgeleşmiştir ya da sömürge olmaktan kurtulmak üzere devrimini yapmıştır. Çin, 1920’lerde bir yarı-sömürge idi. Çok uzun mücadelelerle, 1949 yılında sosyalist devrim zafere ulaştığında, bu durum sona ermiş ve Çin bir sosyalist ülke olmayı seçmişti. Bugünlerde, 1980’lerin başında seçtiği kapitalistleşme yolunun içinde, bağımsız bir ülkedir, sosyalist değildir, kapitalist bir ülkedir, tıpkı Rusya gibi, ama birçok melezlik içermektedir ve ne emperyalisttir ne de sosyalisttir. Biz, Çin ve Rusya emperyalist değildir dediğimizde, birçokları, bizim aslında onları hâlâ sosyalist olarak kabul ettiğimizi sanıyor. Bu doğru değildir. Sosyalist değilse, o hâlde emperyalisttir denilebilir mi? Elbette hayır.

Burjuva egemenlik, bugün, bizim ülkemizde, emperyalist boyunduruktan, yani sömürge olmaktan ayrı olarak var değildir. Birliktedir. Bu nedenle deriz ki, anti-kapitalist olmadan, anti-emperyalist olmak bir işe yaramaz.

Örnek olsun, bugün, bizim son sayılarımızda bağırarak söylediğimiz Kürt katliamı planlarının arkasında, sadece TC devleti yoktur, ABD-İngiltere, AB, NATO ve elbette TC devleti de birliktedir. İçeride Kürtlere karşı, 2015 yılından bu yana yoğunlaştırılan savaş, aslında Kürt hareketini sindirmek ve PKK çizgisini yok etmek, Barzani çizgisini egemen kılmak için yürütülen görüşmelerle-diplomasi ile birliktedir. ABD, Kürt hareketine, “size karşı saldırıdan kurtulmak için gelin bize sığının” derken, aslında TC devletinin her türlü saldırganlığının da arkasındadır. TC devletine saldır, yanındayım diyor, Kürt hareketi içinde, ABD şemsiyesi altına sığınma çağrısı yapıyor. Öyle ya, tehdit ve saldırı boyutlu olmasa, neden ABD “koruması” istenir olsun? Demek oluyor ki, Kürt politikası da içinde TC devletinin tüm politikalarında ABD-NATO vardır. Bu vurgudan, demek ki TC devletinin değil de suç ABD-NATO’nundur sonucu çıkmamalıdır. Asla.

Demek, ülkemiz bir sömürgedir dediğimiz, aslında burada var olan tekellerin, uluslararası sermayenin bir parçası olduğunu, burada var olan egemenlerin, onların uzantıları olduğunu söylemiş oluruz.

Yeridir ve bir parantez açalım. Biz, yağma, rant ve savaş ekonomisi diyoruz. Saray Rejimi’nin üzerine yükseldiği ekonomik temel budur.

Bir şey daha söylüyoruz: TC devleti bir ortaklaşa sömürgedir, ekonomik olarak AB’nin, daha çok Almanya’nın, ama siyasal olarak ise daha çok ABD’nin, NATO mekanizmaları ile ABD’nin kontrolündedir. Bu SSCB varken, sorun olmuyordu, çünkü zaten sistem buna göre örgütlenmişti ve tüm emperyalistlerin ortak politikaları önde idi. Ama emperyalistler arasında paylaşım savaşımı ortaya, su üzerine çıkınca, bu artık bir sorundur. İşler, müdahalesiz, tarihin akışına bırakılırsa, ekonomiye sahip olanların, siyasal alanı da ellerine geçirecekleri kesin olur. Ama ABD, süreci kendiliğinden akışa bırakmaz, bırakamaz.

İtalya’da Gladio’yu temizleme girişimi, ABD ektisinden ve bunun somutlandığı NATO mekanizmalarından kurtulma girişimi idi. Ülkemizde Susurluk süreci, buna benzetildi. Susurluk’ta patlatılan çark, Almanya’nın Fransa’nın devlete yerleşme girişimi idi. Devlette “temizlik”, bizde çok cılız kaldı. Demek ki, ekonomiye sahip olanlar da, sürecin sonucunu kendiliğinden akışa bırakmak istemediler.

ABD, “yağma, rant ve savaş ekonomisi” içinde, ekonomik alanda kendine daha fazla bağlı bir sermaye grubu yaratmak için, bir sermaye transferinin de yollarını açmıştır. Bu da siyasal alana sahip olanın, ekonomik alana nüfuz etme isteğidir. Anlaşmaların mahkeme merkezi Berlin ya da Paris değil, Londra’dır. Saray Rejimi’nin “saçma” gibi görünen sermaye üzerine “baskı”ları, aslında bazı güçlü firmaların yurtdışından ortaklıklar bulmaları ile sonuçlanmaktadır. Mesela, Borusan Holding’i alalım. Çelik boru üretimi alanında gelişmiş bir ekonomik güç, daha çok Almanya ile ilişkilere sahip iken, bizzat Erdoğan’ın operasyonları ile devlet ihalelerinden uzaklaştırılmış, Torunlar aracılığı ile üzerine çökülmek istenmiş, o da ABD merkezli bir ortak bularak kendini korumaya almıştır. Bu örnek üzerine düşünmenizi öneririz.

Demek oluyor ki, emperyalist güçler arasında, ekonomik-siyasal alanı içine alan bir çatışma vardır ve bu çatışma, içeriye yansımaktadır.

Parantezi kapatabiliriz.

Bir notu kaydetmek gerekir: Tüm çeteleşmeler, devletin çeteleşmesi, aslında bu uluslararası sermaye ile de bağlıdır. Tarikatlar da, bunun bir parçasıdır. Örnek olsun, Milli Eğitim Bakanlığı, birçok uluslararası gücün, birçok tarikatın, aynı tarikat içinde birçok istihbarat biriminin aynı anda at oynattığı, egemenlik savaşı verdiği bir yerdir. MEB, bir örnek, hepsi böyledir. Her kurum bu durumdadır. Bu durum, eskiden bir mafya çetelerinin devlet içinde kendini koruyacak güçler bulmasından farklıdır. Lütfen, buraya dikkat edilsin, çetelerin devlete sızmasından söz etmiyoruz, çetelerin devlet olanaklarını kullanmasından söz etmiyoruz.

Mehmet Cengiz, yine sadece bir örnek olsun, eskiden de devletle, bürokrasi ile, siyasetle bağlantılı idi. Mesut Yılmaz döneminde de ihaleler alıyordu. Ama, bugün, Mehmet Cengiz, “milletin anasını bellemekten” söz ederken, vergilerin nasıl kullanılacağını biliyor olmalıdır ya da Bodrum’daki araziye ilişkin mahkeme kararlarını, “ben bu mahkemeyi tanımam” derken, bir şeye dayanıyor olmalıdır.

Devletin çeteleşmesi, mafyayı, tarikatları vb. içeriyor elbette, ama bu artık klasik, “siyaset-mafya-işadamı” denklemi değildir. Bu denklem, Saray Rejimi ile yeniden şekillenmiştir. İçinde artık uluslararası sermaye, paylaşım savaşımı, devlet çarkı, NATO vardır.

Şimdi konumuza dönelim. Demek ki, bugün, 1920’lerden, farklı olarak, artık bir yarı-sömürge değiliz, sömürgeyiz. NATO’ya bağlı sömürge bir ülkeyiz. NATO üyesi bir sömürge olmak, daha farklı özellikler de demektir.

İki, bu ilkini söyledin mi, demiş olursun ki, egemenler, aynı zamanda emperyalist efendilerin uzantılarıdır. Yani, Saray Rejimi, öyle efendilerden ayrı bir şey değildir ve ülkemizde anti-kapitalist mücadeleyi bir yana bırakan bir “salt” anti-emperyalist savaş olamaz. Her türlü rengi ile “ulusalcılık” diye bir şey var olamaz, bir aldatmaca olur, ister kendini kandır, ister başkalarını kandırmayı hedefle.

Notu tamamladık sayabiliriz.

İşte, bu biçimde 1920’lerden farklılığı koyduk mu, sanki o ilk hâli ile olan İslamcılık mı, Türkçülük mü, Osmanlıcılık mı önde olacak tartışmasının bugün de var olduğunu söyleyebiliriz.

Cumhuriyet kurulunca, Osmanlıcılık geri düştü, üzeri örtüldü. Ama mesela 1950’lerde ABD’li efendileri Menderes’i, Kerkük’ü alma konusunda teşvik edince, tüm devlet çarkı “Osmanlıcılık” hayallerine kapılmakta pek zorluk çekmedi.

Bugün, yine Osmanlıcılık belli dozlarda, saldırgan milliyetçilik ile birlikte, saldırgan İslamcılık ile birlikte yeniden hayat bulmaktadır.

TC devleti, tüm tarihi boyunca, milliyetçilik-ırkçılık ile İslamcılığı hep kullanmıştır. Bunun bir zehir olduğunu biliyoruz. Ama egemenler, bunu, “rıza üretmek” için kullanmaktadırlar.

Bizim tespitimizdir ve açıktır: TC devleti en başından beri, (a) halkların inkârı ve imhası, (b) anti-komünizm, Ekim Devrimi’ne karşı emperyalist cephenin bir ortak karakolu olarak kurulmuştur. İnkâr politikası, sadece bir millet yaratma alanında bir şiddet yaratmamıştır ve aynı zamanda işçi sınıfının reddi konusunda da bir şiddet yaratmıştır. “Bu millete komünist parti lazımsa, onu da biz kurarız”, aslında millet yaratma operasyonunun da bir uzantısıdır.

Öyle ise bir ara not gerekli: Bu topraklarda, halklar sorunu ile sınıf sorunu birbirine bağlıdır. Burada gerçekleşecek devrim, sosyalist devrim, halkların kurtuluşunun da yoludur ve bu nedenle, bölgeye yayılma olanakları güçlü bir devrimdir. Anadolu sosyalist devrimi, devrimi sınırlandırmak üzere seçilmiş bir kavram değildir, tersine halklar ve sınıf meselesinin arasındaki bağı ortaya çıkarmak için seçilmiş bir kavramdır. Bu topraklarda sosyalist devrim, hem tarihsel derinliği ilerde hem de yayılma olanakları yüksek bir devrim olacaktır. Sosyalist devrimimiz, binlerce yıllık tarihle, katliamlarla hesaplaşmanın tek gerçek yoludur ve bu devrim tüm dünya devriminin bir parçası olduğu gibi, bölge sosyalist devrimlerinin de kaldıracıdır.

Her devlet, hem baskı aygıtlarına sahiptir (polis, asker, yargı vb.) hem de rıza üretme aygıtlarına (ideolojik aygıtlar olarak dün kilise-din, bugün din, okul, medya vb.). Normal koşullarda “yargı”, bir zor aygıtı olduğu hâlde, rıza üretme aygıtı gibi işlev görür ve “ortaya” alınır. Üçüncü güç bu anlamdadır. Oysa olağanüstü dönemlerde yargı, üstündeki şalı atar ve polis-asker gücünün bir parçası olarak iş görmeye başlar. Bugün Saray Rejimi’nde olduğu gibi. Olağanüstü koşullar ne kadar derinleşirse, yargı da, “adalet dağıtan” mekanizma görüntüsünü o kadar devreden çıkartır ve açıkça baskı aygıtı olma özelliğini ortaya serer.

Bu nedenle, bugün yargı, burjuva muhalif partilerin söylediği, bazı “aydın” isimli okuryazar takımının (OYT) bir bölümünün söylediği gibi “ayaklar altında” değildir. Tersine, egemenin elinde bir silahtır. Bu nedenle vurguluyoruz, “hukuk yok” bir yere kadar anlamlıdır, gerçeğin bir bölümünü ifade eder, doğrusu, iç savaş hukuku var demektir. Burada bir hukuk var, iç savaş hukuku var.

TC devleti, en başından beri, Osmanlıcılığı arkaya almış şekilde, milliyetçilik ve İslamcılığı kullanmış, bununla rıza üretmiştir. Bu en başından beri böyledir. Bizde milliyetçilik, açık bir ırkçılık olmanın ötesinde, halkların imhası ve inkârına dayanır. Katliam politikalarının temeli budur. Ermeni soykırımından başlayarak bu katliam politikaları, esas olmuştur. Katliam ve sindirme politikaları, milliyetçilik ve Sünni İslam ile örtülmüştür. Milliyetçilik, bir ucunda ırkçılığı ve katliamları içerirken, bazı sol çevrelerde, “anti-emperyalist” olma ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Belki “yurtseverlik” kavramı buna daha yakındır. Ama anti-emperyalist anlamda bir milliyetçilik, egemenlerin ideolojisinde, kültüründe yoktur, olmamıştır.

Bugün, Saray Rejimi, bu politikaları uygulamaktadır.

Ama, bazı farklılıkları gözardı etmemiz yanlış olur. Nasıl ki, Saray Rejimi’nin milliyetçilik, ırkçılık, saldırganlık politikaları ile dincilik politikalarını sadece kendisine özgü ele almak, bu politikaların TC devletinin içinde hep var olduğunu görmemek hatalı olursa, bunları sadece AK Parti’ye ait görmek hatalı olursa, aynı biçimde, örneğin 12 Eylül’den başlayarak bu politikaların izlediği evrimi, bazı değişikliklerini, güncel hâlini görmemek de hatalı olur. Evet bunlar eskiden beri, farklı dozlarda hep vardırlar, ama bu günümüzdeki değişimlerini dikkate almamaya yol açarsa, büyük yanılgılara yol açacak bir kapı da bırakır.

Öyle ise, bugün, milliyetçilik ve İslamcılık nasıl kullanılmaktadır sorusunu gündem yapmalıyız. Bunun üzerine tartışmak, sadece bir gereklilik de değildir, aynı zamanda, iktidarı almayı hedefleyen her devrimci güç için bu zorunluluktur da.

1

Osmanlıcılık, bugün, zayıf bir tarzda ortaya çıkmaktadır. Buranın kâhyaları için, ABD’nin emrinde tetikçi olup, efendinin istediğinin dışında bir şey yapmak mümkün değildir. Ancak bazı “cızırtı”lar yapılabilir ki, bunların da sonucu olmaz.

Osmanlıcılık, Osmanlı topraklarındaki halkları bir arada tutmak için öne çıkartılmıştı. Namık Kemallere dayanır ve daha çok içe, uluslaşma isteğine dönüktür. Zira o dönem Osmanlı hâkimiyeti altında, Hıristiyan, Müslüman vb. halklar vardı ve bunlar ne bir milliyet üzerinden ne de din üzerinden bir arada tutulabilir değildi. Zaten Balkanlardaki Hıristiyan nüfus kaybedildiğinde Osmanlıcılık da geri düştü.

Bugün, Osmanlıcılık, Saray Rejimi’nin, “yağma, rant ve savaş ekonomisi” çerçevesinde geliştirdiği saldırganlık içinde işe yarar hâle getirilmek istenmiş olsa da, bu daha çok nostaljiktir. Osmanlı’yı bir arada tutma amaçlı Osmanlıcılık ile, Osmanlı topraklarına tekrar “sahip” olmak anlamındaki Osmanlıcılık elbette farklıdır. İyi ama zaten sömürge olan TC devleti, eski Osmanlı topraklarına tekrar “sahip” olmayı mı hayal etmektedir? Nostalji buradan geliyor. Yoksa efendileri bir şey demeden, yapmazlar, yapamazlar. Tetikçiliğin karakterine de uygundur. Bir emperyalist efendinin denetiminde, “emperyalist” olunamaz. Bu nedenle, Osmanlıcılık, bugünkü hâli ile milliyetçi-saldırganlıkla birleşmektedir.

Öte yandan, bu hâli ile Osmanlıcılık, İslamcı anlayışın ümmet politikaları ile de bir ölçüde örtüşmektedir. Bu açıdan da gücü ve etkisini İslamcılığa kaptırmaktadır. Zira Osmanlı halkı diye bir halk, zaten hiç olmamıştır. Osmanlı, Saray ile özdeştir, belki de daha dar, ama halkın Osmanlı egemenliği altında yaşaması dışında “Osmanlı” olma hâli yoktur. İslam’ın ümmet anlayışında Müslüman olmak esas olduğundan, orada da Osmanlıcılık ile sorunlar vardır.

1950’lerde, o zamanlar ABD karşıtı olan BAAS rejimine karşı ABD, TC devletini devreye sokmak istemişti. Bunun için Kerkük ve Musul meselesini kaşıması, Menderes yönetimi aracılığı ile TC devletine yetmişti. TC devleti, Irak içlerinde bazı hazırlıklara girişti. BAAS rejimini bu durum kuşku yok ki zora sokmuştur. Bir darbe ile BAAS yönetimi değiştirilince, TC devletinin geri çekilmesi meselesi ortaya çıktı. Hevesleri kabarmış TC devletinin yöneticileri, buna direnmek istedilerse de, faydası olmadı. Buna sömürgenin efendiye “cızırtı” çıkartması denilebilir.

Bugün ABD, TC devletini, İran üzerine sürmek için, Kürt hareketine karşı bir saldırı geliştirmek istiyor. Bu aslında Kürt hareketi konusunda ABD’nin hedeflerine yaklaşamadığının kanıtıdır da. ABD, TC devletine içerde saldır, kıyım yap derken, arkadan da PKK’nin kendi kollarına sığınmasını istiyordu. 2015-16 döneminde başlayan yeni saldırı dalgası, mesela Sur vb. aslında bu politikanın ürünüdür. Bu saldırıda İslamcıların, özellikle IŞİD’in kullanılması anlamlıdır. Bu hem dışarıda, mesela Kobanê’de vb. gerçekleştirildi hem de içeride, Türkiye içinde gerçekleştirildi. Rojava devrimini boğmak işin bir yönü ise, ABD’nin Kürtleri kendi kontrolüne alma isteği, daha büyük yönü idi. Bu politika, istenen sonuçları vermemiştir. Kürt hareketi bu konuda direnmiştir.

Bugün, ABD, NATO, İngiltere, AB, örneğin Zaho’daki katliamın ardında TC’nin arkasındadır. TC devletinin son birkaç aydır sürdürdüğü saldırılar, hem bir Kürt katliamıdır hem de ABD açısından TC-İran savaşının hazırlıklarıdır. ABD, bu nedenle, Kerkük petrollerini bir yem olarak kullanmaktan çekinmeyecektir.

İşte bu politikalar açısından Osmanlıcılık kullanılıyor diyebiliriz. Ama yine de burada uygulanan politikada Osmanlıcılık bir sos gibidir, esas yemek, milliyetçilik ve İslamcılıkla pişirilmektedir.

Balkanlarda, Osmanlıcılık bir örgütlenme olarak kullanılmaktadır. Burada da işin baskın yönü, milliyetçilik ve İslamcılıktır. Balkanlarda Türkçülük daha zayıf kalacağından, Osmanlılık, daha çok İslam’la birleşmiş hâlde öne çıkmaktadır.

Bu saldırgan politika, aslında ABD-NATO adına tetikçiliktir. Elbette, egemenlerin bastırılmış fetih istekleri de devrededir. Bunlar daha çok motivasyon kaynağı olarak iş görmektedir. Bu motivasyon, zaman zaman ABD’nin isteklerini aşan sonuçlar vermeye eğilimli hâle gelebilmektedir. Emevi camiinde namaz kılmak gibi söylemler, bu heveslerin ürünüdür.

Metin Külünk’ün Osmanlı Ocakları örgütlenmesi, bu açıdan dikkate değerdir. Ama öyle anlaşılıyor ki, örtülü bir ırkçılığın gizlenmesi için Osmanlıcılık kullanılmaktadır. Elbette, İslamcılığın yanında.

2

İslamcılık, Osmanlı’nın Balkanları kaybetme sürecinin ardından ortaya çıktı. Hâlâ, Osmanlı topraklarında, bugün Türkiye dediğimiz alanda da, Hıristiyan bir nüfus vardı. Bunlar Anadolu’nun kadim halkları diyebileceğimiz Ermeniler, Rumlar, Süryaniler vb. idi. Osmanlı bunları çok da hesaba katma eğilimine girmedi. Daha çok Müslüman nüfusu kendine bağlı kılmaya, diğerlerinin dinlerini değiştirmeye yöneldi. Hem Afrika’da hem de Ortadoğu’da var olan Müslüman nüfus, imparatorluğun yeni “milleti” olarak tarif edilmeye başlandı. Böylece İslamcılık öne çıkmış oldu.

Bu elbette sonrasında Türkçülük ile de birleştirildi. Katliamlar, bu dönem son derece şiddetli tarzda ortaya çıktı.

Cumhuriyet ile birlikte İslamcılık, daha devletin denetimine alınmaya çalışıldı. Hilafet, aslında tümden ortadan kaldırılmadı, kullanılmamaya başlandı. Böylece, yeni TC devleti, dini daha farklı kullanmak üzere, bir anlamda tarikatlara çeki düzen vermeye yöneldi. Aslında tarikatlara dönük sertleşen devlet politikası, Sünni İslam’ı bir anlamda yeniden organize etmeye de yönelmişti. Diyanet İşleri örgütlenmesi budur.

NATO ilişkileri ile birlikte, bu politikada değişim ortaya çıkmaya başladı. 1946 yılı, belki burada bir önemli yıldır. Ama 1952’de NATO ile birlikte, komünizme karşı dini öne çıkartma politikaları devreye sokulmaya başlandı. 1946-1952, aslında TC’nin NATO’ya fiilî alınış hazırlığı dönemidir. 1960’larda, daha sonraları “Yeşil Kuşak” Projesi olarak anılacak ABD’nin İslam’ı komünizme karşı kullanma politikaları, ülkemizde de örgütlendi. Gülen hareketinin temeli, “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” ile atıldı. Türkçü ve İslamcı örgütlenme, Türk-İslam sentezi olarak ortaya kondu. Egemenler, Türkçülük ve İslamcılığı birlikte, belli yönlerine ağırlık vererek kullanmaya başladılar. 12 Eylül 1980 darbesi, bunu daha da geliştirdi. 12 Eylül ile, hem İslamcılık öne çıkartıldı hem de bu durum Türkçülük ile birleştirildi. Amerika’nın “bizim çocuklar” dediği 12 Eylül’ün generalleri, ellerinde Kuran-ı Kerimlerle miting meydanlarına çıktılar. Bazı İslamcı ama anti-emperyalist unsurların temizlenmesi de bu döneme denk gelir. Böylece İslamî hareket, tam olarak ABD çizgisinde, içine Gülen de dahil, örgütlendi. Bu bir NATO ve ABD projesidir.

Kürt hareketinin gelişimi sonrasında, Türk-İslam sentezi, savaş politikalarını da içine alacak şekilde, daha şiddetle ortaya kondu. Muhtemeldir ki, 1978’lerde yaşayan bir Alevi, arkadaşlarından özel ayrımlar görmüyordu ya da bir Sünni, Sünniliğin ne olduğunu bugünkü gibi bilmiyordu. Bu hem Kürt hareketini bastırmak için Sünni İslam’ı güçlendirme siyaseti idi hem de Aleviliği denetim altına alma girişiminin ilk hâli idi.

Hem Sünni örgütlenme çok özel olarak öne çıkartıldı hem de Alevilik, İslam’ın bir kolu olarak örgütlenmek istendi. İzzettin Doğan ve benzerleri, bu açıdan devletin Alevi politikalarının yüzü oldu.

Daha sonra, Alevilik ile İslam’ın bağını geliştirmek için, birçok organizasyon devreye sokuldu. ABD-İsrail destekli İslamî hareketler ve tarikatlar içinde örgütlenme işi, Aleviler içinde örgütlenmek için daha “geniş” açılımlara olanak sağladı. Birçok “felsefeci”, aslında İslam’ı övmek için, sufiliğin çeşitli biçimleri ile Alevileri kontrol altına almada iş görmeye başladı. Bunlar bugün de aktiftir elbette.

Komünizme karşı mücadelede İslam’ın kullanılması, aslında ABD’nin İslamî radikalizmi komünizme karşı örgütlemesinin bir parçası idi. Bunu ülkemizde de geliştirdiler. 12 Eylül bu açıdan bir sıçrama ise, AK Partili dönem, daha ileri bir adım sayılmalıdır. Böylece, ABD, kendine bağlı, artık var olmayan komünist tehditten ayrı iş görecek bir İslamî örgütlenme geliştirmek istedi.

Gülen hareketi ile, Erdoğan projesi, aslında bu açıdan birbirini tamamlayan projelerdir. Bu hem tarikatların önünü açtı hem de onları daha dünyevî hâle getirip pazar ekonomisi, sömürge bir ülkede efendiye hizmet düsturu ile birleştirdi. Bazı İslamî hareketlerin ABD karşıtı tutumları, en çok bu tarikatlar tarafından tehdit olarak görüldü.

Bugün bu tarikatlar, birer holding hâline gelmekle kalmadılar, aynı zamanda, mafyatik bir örgütlenmeye dönüştüler ve her birinin içinde, beş emperyalist odağın bağlantıları ile istihbarat örgütlerinin alanı hâline geldiler.

Böylece içeride İslamî hükümet eli ile tarikatlar, paylaşım savaşımının içerideki ayaklarından biri olmaya da başlamış oldular.

Öte yandan, Suriye savaşı ile ortaya çıkan IŞİD, işi daha da geliştirdi. IŞİD, hatırlanmalıdır, ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar eli ile organize edildi. Finansman Katar ve Suudi Arabistan’dan geldi. Eğit-donat faaliyeti, NATO ve CIA denetiminde TC devleti ve İsrail tarafından yürütüldü. Böylece Suriye’ye karşı savaş geliştirildi.

TC devleti, Suriye savaşına tüm güçleri ile daldı. Ama bu durum, milliyetçiliğin de yeniden yükselmesinin gereğini oluşturdu.

IŞİD, TC devleti için, içeride de dışarıda da kullanılmaya başlandı. Efendi ABD ne istedi ise, TC devleti eli ile bunlar yapıldı. Bu oldukça kârlı da bir iş alanı demekti. Kana bulaşmış para, tekellerin hep ilgisini çekmiştir. Öyle oldu.

Bugün, Sünni İslam anlayışı, Vahabi örgütlenme ile de birleşmeye, onun yolunu açmaya yöneldi. Bu arada ise, TC devleti, Saray Rejimi, IŞİD gibi güçlerin açıktan hamisi olmaya başladı. Bu ABD’nin rolünün arka plana itildiği anlamına gelmese de, aslında ABD açısından bazı riskler de içerebilir bir durumdur.

Cübbeli Ahmet Hoca’nın “iç savaş” uyarısı ve Vahabiliğin örgütlenmesinde Diyanet’in rolü konusundaki açıklamaları, sadece onların arasında bir yol ayrımı demek değildir. Birçok tarikat gerçekte devletin denetiminde örgütlenmiştir. Şimdi bu tarikatlarda, beş emperyalist gücün örgütlenmeleri de vardır. İsmailağa da öyledir. Her zaman devlet tarafından yönlendirilmiştir. Bugün Cübbeli’nin açıklamaları, aslında buradaki kırılmaları gösterdiği kadar, tarikatların özgün yeni yapısını da göstermektedir.

Nasıl ki, IŞİD çetelerine Ankara Garı katliamını, Sultanahmet saldırısını, Suruç katliamını yaptırmak onlarla “çok yönlü bir ilişki” ise, aynı biçimde tarikatların çeteleşmesi ve devletin çeteleşmesi sürecinin birlikte işlemesi de, işin boyutlarını değiştirmektedir.

TC devleti, bir ABD projesi altında, İslam’la farklı bir ilişki içindedir ve bu hem içeride hem uluslararası alanda işleyen bir projedir.

CHP gibi burjuva muhalefet partilerinin tarikatlar ve İslamî örgütlenmeler ile bağları, aslında Saray Rejimi’nin bu organizasyonunun sıradan bir organizasyon olmadığının kanıtıdır.

Tüm bu politikalar, aslında İslam’ın “rıza üretme” etkisini de yok etmektedir. Saray Rejimi’nin “yağma-rant ve savaş ekonomisi”, gerçekte, İslamî inanca dayalı örgütlenmeleri bile rahatsız etmektedir. Şehitler tepesinin dolup taşması propagandası, hayatın katı gerçeğine çarpmaktadır. Açıklanmasa da gelen ölüler, bu savaş politikalarının da iflasının göstergeleridir.

ABD tetikçisi, NATO emir eri olarak TC devleti, Ortadoğu’da oynayacağı roller için, Vahabi İslam ile daha derin bir ilişki geliştirmeye başlamıştır. Bu Irak içlerinde, Kürt kıyımı şeklinde süren savaş politikalarının bir ucunun İran’a karşı savaş isteği ile birleştirilmesi planının kanıtıdır. İslamcılık, şimdi buna doğru evrilmektedir.

Suriye savaşındaki gelişmeler bu açıdan çok büyük önemdedir. TC devletinin işgalci bir güç olarak yağmaladığı Suriye topraklarından çekilmesi, buna zorlanması durumu ciddi biçimde değiştirecektir.

Bu açıdan TC devleti, savaş politikalarına muhtaçtır. Saray Rejimi, zaten bunun için özel bir istek de duymaktadır.

Derler ki, ihtiyaç keşfin anasıdır. TC devleti, kendi çözülüşünü durdurmak için, savaş oyuncağını keşfetmiştir. Suriye savaşında savaş oyuncağının bir oyuncak olmadığını anlamadığı görünmektedir.

IŞİD güçlerinin daha “yerli milli” hâlde kullanılması sürecinin önümüzde olduğunu söylemek mümkündür.

3

Milliyetçiliğin, TC devletinin tarihinde, halkların imhası ve inkârı ile birleşmiş olarak geliştiğini biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Türk-İslam sentezi ile milliyetçilik, komünizme karşı savaşın bir parçası oldu.

Kürt hareketine karşı savaş döneminde milliyetçilik, daha da dozajını artırarak, bir çeşit Kürt düşmanlığı ile birlikte derinleşti. Kitlelerin, işçi ve emekçilerin, yoksulların, Kürt devriminden etkilenmesinin önünü kesmek için, milliyetçilik bir duvar hâline getirildi. Bu hem aşağılananın, aşağılayacak bir başkasını bulması demektir hem de bu yolla egemene benzemesi demektir. Zehirdir ve bu zehir, bugün, saldırganlık ve savaş için kullanılmaktadır. Ancak, her asker ölümünden sonra ailelerden yükselen tutum, kitlesel bir etki yaratmasa da, milliyetçiliğin etkisini kırmaktadır. Gezi Direnişi buna önemli ölçüde olanak sağlamıştır da.

Bugün bu milliyetçilik, yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Gücünü toparlaması için yeni yollar aranmaktadır. Zafer Partisi’nin Suriyeli göçmenlere dönük politikaları, şimdiden sonuçlar vermeye başlamıştır. Kayseri’de, otobüste Çerkesçe konuşan iki gence karşı müdahale, aslında denenmek istenen şeyi göstermektedir. “Burası Türkiye, Türkçe dışında bir dil kullanmayacaksın” müdahalesi, ne kadar zavallıca, ne kadar gülünçtür! Her yanında Arapça konuşulan bir ülkede, her yanında İngilizce konuşulan bir ülkede, Kürtçe, Çerkesçe, Lazca konuşmak suç ilan edilmektedir. Bu saldırganlık, aslında tükenişin de dışa vurumudur.

Belli ki, Zafer Partisi Başkanı, Bahçeli sonrasının MHP’sine oynamaktadır. Ancak MHP diye bir partinin varlığından söz edebilir miyiz? Ümit Özdağ, bir düello hamlesi ile, “sir” unvanını almış olsa da, buradan bir sonuç çıkması mümkün müdür? Ona “sir” unvanını, efendileri vermiştir, o kadar.

Belli ki, egemenler, iktidarlarını sürdürebilmek için, milliyetçilik ve İslam’ı daha ileri düzeyde kullanmaya devam etmek istiyorlar.

Türk-İslam sentezi, “yerli ve milli” ile zaten, tuhaf hâle getirilmiştir. “Yerli ve milli”, Türk-İslam sentezinin çaresizce şekil verilmiş karikatürüdür. Uluslararası tekellerin açıktan egemenlik alanı hâline gelmiş bir ülkede, “yerli ve milli” edebiyatı, olsa olsa bir güldürü metninin parçası olabilir.

Kürt halkına karşı, içeride ve sınır ötesinde sürdürülen savaşın, bir soykırım politikasına dönüşmesi, Irak içlerinde ve TC içinde, kimyasal silahlar kullanılması, bu savaş politikalarının devamıdır. Bu durum, hem İslamcı güçlere hem de milliyetçiliğe daha fazla sarılmalarını beraberinde getirmektedir.

Kürt halkına karşı sürdürülen katliam politikaları, elbette TC eli ile yapılmaktadır. Ama bunlar, sadece TC devletinin işi değildir. Bu saldırganlığın arkasında, ABD, İngiltere, AB, NATO güçleri, hep birlikte vardır.

TC devleti, bu savaş ortamı içinde, her yolla, katliamlarını sürdürmek istemektedir. TV kanallarında, “ulusalcı”ların çıkıp, “insan hakları uyarılarına” aldırmamak gerekir, “şimdi tam zamanıdır” türünden konuşmaları boşuna değildir.

Milliyetçilik ve İslamcılık, bu saldırganlığı destekleyecek tarzda kullanılmak istenmektedir. Artan kriz ve gelişen direniş karşısında bu milliyetçilik ve İslamcılık, artık eskisi kadar da etkili olmayacaktır. İktidar içinde çatlamalar, yolun sonunu düşünerek atılmaya başlayan adımlar, kendi aralarındaki kavgalar da bunun üstüne binmektedir.

Savaş, iktidar bloğunu, egemenleri birleştirmenin de bir aracı olarak kullanılmaktadır.

Egemenler, Kerkük petrollerinin rüyasına aşıktır. Belli ki, şimdiden bu rüyaya dayalı olarak, hayallerinde para saymaktadırlar.

Egemenler, kendilerine Kürt savaşını tırmandırma olanağı verildiğinde, hemen hepsi birleşmektedir. Bu heves, onların akıllarını başlarından almaktadır.

Bu durum içeride, Batı tarafında da saldırganlık demektir.

Çaresizdirler ve saldırmak, şiddet dışında yolları kalmamıştır.

İşçilere, öğrencilere, kadınlara karşı saldırıları, aslında bu korkularının ürünüdür. En sıradan bir konuda dahi, hukuku bir silah olarak kullanmalarının nedenleri budur.

Bu aslında bir iç savaştır.

Bu iç savaşın Batı cephesinde, Kürtlerde olduğu gibi gelişmişlikte bir örgütlülük eksiktir. Ama bu iç savaş, Batı’da da sürmektedir. İşçilere, emekçilere, öğrencilere, halka, kadınlara karşı saldırganlık, bu tutumun ifadesidir.

Gelişim, hem eşitsizdir hem de bileşiktir. Bugün, işçi ve emekçilerin direnişi, elbette yeterli örgütlülüğe sahip değildir. Ama gelişim eşitsiz ise, işçi sınıfının mücadelesinde bir sıçrama her zaman olanaklıdır. Başkası düşünülemez.

Tüm bu savaş politikalarını sona erdirecek şey, sosyalist devrimdir. İşçi ve emekçiler, sadece kendilerini değil, tüm halkı kurtarma olanağına sahiptir. Bunun yolu, örgütlenmeden geçmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here