Saray Rejimi’nin hâlleri: Senaryolar

Saray Rejimi, devlet çarkının olağanüstü koşullara göre örgütlenmesidir. Olağanüstü koşulların arkasında üç etken vardır. Biri Kürt devrimi ve bunu bastırmak için TC devletinin geliştirdiği kirli savaşa rağmen, devrimin sönmemesidir. Devrimin engellenememesi. İkincisi, emperyalistler arasındaki paylaşım savaşımıdır. Dün NATO şemsiyesi altında tümü Amerikan güçleri olarak görünen güçler, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya (bizim ülkemize özgü olmak koşulu ile İsrail), bugün kendi hedefleri ve çıkarları doğrultusunda faaliyettedir. Bu nedenle, her biri, yerleşik oldukları kurumları kendi istedikleri şekillerde organize etmek istiyorlar. Mafya, tarikat, resmî devlet kurumları, medya, İslamcılar, düşünce kuruluşlar, araştırma şirketleri vb. gibi tüm kurumlarda, ufaklı büyüklü tüm çetelerde, bu güçler, kendi yollarını açmak için uğraşmaktadır. Her biri buralara yerleşmiştir. Zaman zaman çatışmaları gerekirse, bunun biçimlerini ayarlayarak çatışmaktadırlar da. Bu durum, “mafya-siyasetçi-devlet” çarkından farklıdır. Bunu birçok kere Kaldıraç sayfalarında okumuş olabilirsiniz, değilse şimdi yazılı olarak bulabilirsiniz. Özellikle vurgulamak isteriz ki, bu eski yapıdan, mesela “Susurluk”tan farklıdır. Benzerliklerine fazlaca aldanmamak gerekir. İşin bir çok benzer noktası bulunabilir ama “şey”e ismini veren bazan sadece bir özellik olabilir. Biz, bu farklılığa dikkat çekmek istiyoruz. Bu durum devlet çarkının çözülmesi de demektir. İşte olağanüstü hâli oluşturan bir etken de budur. Saray Rejimi’nin ortaya çıkmasında bir üçüncü gelişim vardır, o da Gezi Direnişi ile, kitlelerin geniş anlamda 12 Eylül ile hesaplaşmaya başlamasıdır. Demek ki, ikisi devrim cephesinde, biri egemenlerin paylaşım savaşından gelen üç etken, Saray Rejimi örgütlenmesinin nedenlerini oluşturuyor.

Bize göre, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana, kapitalist devlet, burjuva devlet, dünyanın her kapitalist ülkesinde, faşizmin dişlilerini içermiş, üzerini demokrasi şalı ile örtmüş “Tekelci Polis Devleti”dir. Dikkat edilsin, bunu, “Tekelci Polis Devleti” tespitini bugün yapmıyoruz (Bakınız, Deniz Adalı, Tekelci Polis Devleti, Kaldıraç Yayınevi, 1. Baskı 1990, 2. Baskı 1994, Genişletilmiş 3. Baskı 1997 ve 4. Baskı 2007). Biz, günümüz burjuva devletini tartışırken, ortada Saray Rejimi yoktu.

Polis devleti demedik. Çünkü yanlıştır ve çok fazla “hukuk” kokar. Sanki “parlamenter demokrasi” yerine polis zorbalığını ifade eder. Oysa biz devletin niteliği ile ilgiliyiz. Ayrıntı Yayınları’ndan yeni çıkan, 2022 basımı, William I. Robinson’un “Küresel Polis Devleti”, işin polis yönüne çok vurgu yapmaktadır. Oysa bizim Tekelci Polis Devleti analizimizdeki “tekelci”, burjuva sınıfın bugünkü temsilcilerini, tekelci burjuvaziyi temsil eder. Tekellerin egemenliği anlamındadır. Ve tekelci egemenlik, her şeyden fazla, hâkimiyet ilişkisi ve şiddet demektir. İşin sınıfsal yönünü ortaya koyar. Demek, tekeller dünyasında iseniz, şiddetsiz bir dünya istiyorsanız, tüm gücünüz ve organlarınızla bu egemenliğe karşı şiddetli bir savaş yürüteceksiniz. Tekeller dünyasında, sizin en sıradan bir ilişkiniz, mesela aşkınız, mesela ticaretiniz vb. şiddet kokar. Demek ki, Tekelci Polis Devleti, kapitalist sınıfın en gelişmiş temsilcilerinin egemenliğini ifade eder. Bu tüm kapitalist ülkelerde böyledir. ABD’de, mesela 1990’larda gözetim, denetim, hâkimiyet mekanizmalarını bu denli önde görmeyebilirdiniz. Ama bunlar vardı. Demokrasi diye yutturulan Avrupa devletlerinin tümünde, faşizmin gözleri açık, dişlileri devletin içindedir, üstleri “demokrasi” şalı ile örtülmüştür. Bu açıdan, tüm kapitalist dünyaya özgüdür tekelci polis devleti, ama küresel, tek bir devlet demek değildir.

Dahası, devlet, sınıf savaşımlarına göre şekillenir. Bu hem farklı ülkelerdeki kapitalist devletleri birbirinden ayırmak açısından önemli bir mihenk taşıdır (Mesela bir ülkede sınıf savaşımının seyri, o ülkede devletin şekillenmesini farklılaştırabiliyor. Eğer tarihinizde Ermeni soykırımı varsa, sizde devletin şekillenişi mesela İsveç’ten farklı oluyor. Nitelikleri aynı olduğu hâlde.) hem de devletin egemen sınıf adına sınıf savaşımlarının tüm deneyimlerini içselleştirdiğini anlamanın olmazsa olmazıdır. Devlet, sınıf savaşlarına göre şekillenir. Bunu iyi ve doğru anlamak gerek. Sınıflı toplumların tarihi, özet olarak sınıf savaşları tarihidir derken, aslında aynı şeyi söylemiş oluruz.

İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilgisi, burjuva devletin, faşizmin dişlilerinden vazgeçmesi ve demokrasiye dönmesi anlamına gelmez. Bu son derece “mekanik” bir düşünüş tarzı olur. Tersine burjuva devlet, kapitalist devlet, “demokrasi” görünümü altına, faşizmin dişlilerini saklamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin nezdinde emperyalist Batı kampının yenilmesini ciddiye almak gerekir. “Demokrasi” tarihi yazmakta ustalaşmış burjuva akademisyenler, nedense, İngiltere’de, Fransa’da kadınların oy kullanma hakkının ne zaman başladığını, mesela köleliğin BM tarafından ne zaman yasaklandığını yazmazlar. 1944 öncesinde Fransa’da, gelişmiş burjuva demokrasisinin güzide örneğinde, kadınlar oy hakkına sahip değildi. BM, köleliği, 1948’de yasaklamıştır. Bize Batı demokrasisi mavalları okuyanlar, bunları bilecek kadar bilgi sahibidirler. Onların derdi, tekelci polis devletini, günümüz burjuva diktatörlüğünü, aynı anlama gelmek üzere günümüz burjuva demokrasisini, “gelişmiş bir demokrasi” örneği olarak kitlelere kabul ettirmektir. Amaçları budur ve bunun adı “ideolojik mücadele”dir. İki sınıf sadece sokaklarda, sadece ekonomik olarak, sadece siyasal olarak, sadece askerî olarak savaşmazlar, ideolojik olarak da savaşırlar.

Demek ki, Tekelci Polis Devleti, TC devletini de kapsayacak bir analizdir.

İşte bu tekelci polis devleti, Saray Rejimi’ne dönüşmüştür. Ve bu dönüşümün arkasındaki olağanüstü hâlleri oluşturan ana etkenleri belirtmiş olduk. Bir kere daha. Saray Rejimi, devletin olağanüstü örgütlenişidir.

Olağanüstü durumun bir sonucu olarak, devleti kurtarmak için devreye sokulan Saray Rejimi, bugün, çözülüşü durduramıyor.

Çözülüş, kendi kendini yok ederek sonuca ulaşacak bir süreci ifade etmez. Burjuva devlet, kendi kendine yıkılmaz. Bir neden gereklidir, bir kuvvet gereklidir, bir etken gereklidir. Bu da, işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. İçten veya dıştan, hem içten ve hem de dıştan etkenler gelişmedikçe, devlet çarkı, çözülse de yıkılmaz.

Demek ki, çözülüş dediğimizde, asla ve asla, kendi kendine yıkılacak bir devlet mekanizmasından söz etmiyoruz. Saray Rejimi, ne Kürt devriminin gelişimini durdurabildi, ne de işçi ve emekçilerin direnişlerini geriletebildi. Öte yandan emperyalistler arasındaki paylaşım savaşımı etkisini, Avrupa’nın ABD’ye bugün teslim olması ile biraz kaybetmiş gibidir. Ama çözülmekte olan ABD hegemonyası, TC devletini bir tetikçi olarak kullanma yolunda epeyce yol almıştır ve buradan vazgeçmesi de kolay değildir. Yani, Saray Rejimi’ni gündeme getiren etkenler, ağırlaşarak varlıklarını sürdürüyorlar. Ve her şeye rağmen, paylaşım savaşımının etkileri, sanıldığından çok ama çok fazladır.

İşte Erdoğan diktatörlüğü, tek adam rejimi vb. gibi tartışmalara, bu perspektiften bakmak gereklidir. Bu kavramlaştırmalar, sadece yanlış değil, mücadelenin rotasını da bozan değerlendirmelerdir, hatalıdırlar. Erdoğan gitsin de ne olursa olsun, tam da bu yanlış kavrayışın, bir anlamda devletin niteliğini atlayan bir anlayışın ürünüdür. Sanki devlet, sadece beşli çetenin devletidir de, tekellerin, bankaların vb. devleti değildir gibi.

İşte biz, tam da bu sürece, bugün, 2022 Ağustos ayında bakmak istiyoruz. Çok farklı “durum”lar tartışılıyor. Bunlara “senaryo” da deniyor. Bunları ele alalım istedik.

Ortada çok senaryo dolaşıyor.

Belki de tartışmaya değer bulursunuz. Deneyelim.

Senaryo, sanırım, sinema diline aittir. Sinemadan önce senaryo yok galiba. Tiyatroda, varolan metne senaryo denemez. Sanki, bir öykünün, bir hikâyenin, daha ilerisi bir romanın, film diline aktarılabilmesi için yeniden yazılması demek, senaryoyu anlatmak için mümkündür. Burada sahneler, karakterlerin giydirilmesi, ışık, atmosfer, replikler kadar önem kazanıyor olmalı. Romanı, mesela romanı, film diline aktarabilmek, bir başka göz gerektiriyor. Bunun için, hem hikâyeye, romana, öyküye sadık olmalı hem de bunu film olarak gerçekleştirebilecek kadar değiştirmeli. Demek, bir romanın, birden fazla senaryosu olabilir. Bu durumda roman ile onun film olarak yansıması arasında farklılıklar oluşuyor.

Sanırım buradan kaynaklı olarak, siyaset diline de girmiş durumda senaryo. Bir durum karşısında olası gelişim yollarını, bir tutarlılıkla anlatmak üzere kullanılıyor.

Saray Rejimi, giderek derinleşen bir siyasal ve ekonomik kriz yaşarken, bu duruma ilişkin çeşitli öngörülere dayalı senaryolar ortaya konuyor. Bunlar sürekli olarak farklılaşıyor ve sürekli yenileri ile takviye ediliyorlar.

Üstelik bu durum, sadece doğrudan seçim olacak mı olmayacak mı gibi konularda değil, mesela Sedat Peker açıklamaları ile ilgili konularda da ortaya çıkıyor, mesela havalimanı ve beşli çete gibi konularda da ortaya çıkıyor.

Biz, bu senaryolardan birkaçını tartışmak istiyoruz. Dikkat edin lütfen, her biri, egemenlerin, devlet cephesinin vb. senaryolarıdır. Devlet denilince içine muhalif burjuva partilerini de koyuyoruz. İçlerinde hiç işçi sınıfı, devrimci mücadele vb. yoktur. Onu da sonuna biz ekleriz.

1

Herkes seçimlerle ilgili olmaya başladı. Ama gelin biz, yeni havalimanı ve beşli çeteden başlayalım. Ağustos ayının ortasında, ünlü beşli çete, havalimanının sahipliğini değiştirmeye başladı. Kalyon %55 ve Cengiz %45 olmak üzere, diğer üç ortak çekildiler.

Şimdi soru şudur: Bunu neden yapıyorlar?

Havalimanı zarar mı ediyor? Edemez. Çünkü yolcu garantisi vardır, olmazsa, devlet bankalarından arka kapıdan kredi alırlar vb. Yani, mesele zarar etme hâli değil.

Acaba, havalimanını satarak, paralarını yurtdışına mı çıkarmak istiyorlar? Bu daha mantıklı bir senaryodur. Demek ki, bu beşli çete, ne olursa olsun, parayı bulsalar da, Koç gibi yerleşik hâle gelemediler. Yağma, rant, öyle kalıcı hâle bir günde gelmiyor.

Konumuza dönelim.

Buna göre, beşli çete, Erdoğan’ın olmayacağı bir dönem öngörmektedir. Erdoğan yoksa, paralar güvende olmayabilir. Bu durumda paraları güvenceye almak üzere, mesela şirket, mesela bir İngiliz şirketine satılır. Bu durumda, para İngiltere’deki şirkete aktarılmış olur. Beşli çete de ülkeyi terk ederse, borçlarını da devlete yıkarlar. Böylece iyi bir para transferi yapılmış olur.

Ama burada “Erdoğan’sız bir dönem” demek, Saray Rejimi olmadan bir dönem demek değil. İkisini lütfen ayıralım. Saray Rejimi, pekâlâ, başka bir isimle de sürebilir. Erdoğan gidince Saray Rejimi de yıkılmış olabilir, ama eğer egemenler organize ediyorsa Erdoğan’sız bir Saray Rejimi de pekâlâ mümkündür ve tekellerin ortak çıkarına da son derece uygun düşer.

Beşli çete parayı bu yolla İngiltere’ye kaçırırsa, bu durumda devlet, bu yeni sahipleri ile aynı anlaşmalara da sahip mi olacak? Yani, şu an havalimanının ortakları ile devletin bir garanti anlaşması var. Oysa aynı anlaşma, yeni şirketle yapılacak mı sorusu ortadadır. Yapılmazsa, durum pek de iç açıcı olmaz.

İyi ama, bu durum bize, diğer üç ortağın neden hisselerini devrettiğini göstermiyor. Demek burası, senaryonun henüz bilinmeyen, görünmeyen noktası.

Diyelim ki, şirketi satacaklar, bu durumda, Kalyon, Cengiz’den hisselerinin tamamını mı almalı? Bunu yaparsa, daha mı rahat eder? Mesela Katarlı bir firma, gelip havalimanını alacaksa, Atatürk Havalimanı’nın tahrip edilmesini talep etmektedir. Bu alanda bir ilerleme mi ortaya çıkmıştır? Bu durumda, Katarlı firma içeri, beşli çete dışarı mı yolculuğa hazırlanmaktadır.

Bu senaryoda, acaba, kaçışlar nasıl gerçekleşiyor? Mehmet Ağar ve Soylu’nun çok kullandığı deniz yolu ile mi kaçılacak, yoksa sahipleri oldukları havalimanından son bir çıkış yapmak üzere son bir uçuş mu yapılacak?

Peki bu senaryoda, Erdoğan’ın payı, Bilal’in payı ne olacak, kime kalacak? Hem sonra Erdoğan’sız dönemi Erdoğan, Türkiye’de mi, yoksa başka bir ülkede mi geçirecek? Buna kim karar verecek, 6’lı masa değil herhâlde, mesela ABD mi karar verecek? Acaba, havalimanını satın alacak şirketin hangi ülkede olduğu, Erdoğan’ın yeni adresi konusunda bilgi verebilecek mi?

İşte size havalimanı hisseleri üzerine konuşulan senaryolar. Evet, kabul ederiz ki, birkaç soru biz ekledik. Ama bu senaryoları, mesela siz ilk kez duyuyorsanız, sakın bizim uydurmamız sanmayın, gerçekten bunlar konuşuluyor.

2

Gelin biz daha çok siyasal senaryolara dönelim.

Putin acaba Erdoğan’ı kurtarmakta mıdır?

Biliyorsunuz, böyle bir senaryo var. Senaryo, NATO’cu ve Batıcı yazarlarca çok pompalanıyor. Buna göre, Erdoğan Putin’e çok yakınlaşıyor. Bu durumda da, Avrupa ve ABD gibi demokrasinin olduğu cepheden-dünyadan çıkıyor ve doğrudan diktatörlerin olduğu otokratik dünyaya, Çin ve Rusya dünyasına gidiyor.

Ne garip değil mi?

Diyelim ki, Erdoğan, 5 yıl önce, 10 yıl önce, Putin’e yakın değildi, peki “demokratik” dünyada mı idi? Diyelim ki Suudi Arabistan, ABD’ye çok yakın, ama demokratik dünyada mı? Sanki darbeleri, diktatörlükleri vb. organize eden NATO ve ABD değil, sanki savaşları başlatan bu emperyalist güçler değil gibi, bize NATO ile demokrasiyi bir arada kullanmayı öğretmek istiyorlar.

Dedik ya, bu bir ideolojik mücadeledir. Egemenler, sömürgesi olduğumuz Batı’nın emrinde kalmayı “demokrasi dünyası” olarak tanımladıkları yere bağlı kalmayı, halka kabul ettirmek istiyorlar.

Türkiye, bir sömürgedir, “ortaklaşa sömürge”dir, AB ve ABD’nin ortaklaşa sömürgesidir.

Putin’e dönelim.

Erdoğan Putin ile çok sık görüşüyor. Artık bu görüşmelerin bir önemi kaldığını düşünmek bile fazla olmalı. Erdoğan, bir arayışta olabilir elbette. Ama TC devletinin başı ABD elinde ise, kuyruğunu Suriye savaşında Rusya’ya kaptırdığı açıktır. Hangisi sıkarsa sıksın, vücut kıvranmak zorundadır. İster kuyruğu tutan sıksın, ister başı tutan. Durum aslında budur. Bu karşılıklı sıkma ve sıkıştırma durumuna, Saray Rejimi’nin ideologları “diplomatik dans” diyorlar. Hiç diplomasi görmemiş olanlar için belki uygun bulunabilir. Bir kıvranıştır bu.

Senaryoya göre ise, Erdoğan, Putin’e yakınlaşacak. Böylece Rusya’dan para gelecek. Putin onu kurtaracak ve ekonomi düze çıkacak. Böylece gelecek seçimi de kazanacak.

İşte size senaryo. Filmi berbat olur bunun.

Basına, sosyal medyaya sızan bilgilere göre, Erdoğan Putin ile birkaç konuyu konuşmuş. İlki Suriye’de Kürtlere dönük bir operasyon. Putin, buna izin vermemiş ve hatta ev falan da yapmayın demiş. Zaten bu sonuç, Tahran zirvesinde de belli idi. Elbette TC devleti, Saray Rejimi buna rağmen saldırılarını sürdürmektedir.

Putin, Suriye devleti ile konuşmasını öğütlemiş. Doğrusu bu demiş. Zaten Türkiye’nin İdlib’deki cihatçıları kontrol etmesi kararını hatırlatmış. İdlib’in boşaltılmasını istemiş. Erdoğan zaman istemiş, Putin de daralan zamandan söz etmiş.

İkinci konu, Akkuyu santrali imiş. Türkiye’de, Akkuyu’da, hiç Türk firmasının kalmadığı propagandası yapılıyordu. Doğru elbette. Erdoğan bunu sormuş. Putin de, “Sizin gösterdiğiniz her firma hırsız çıktı. Bizim önerdiğimiz Türk firmalarını da siz kabul etmediniz” demiş. Sanırım, bir kişiye hırsız demekten daha ağırdır, gösterdiğiniz her firma hırsız demek. Deniyor ki, Putin, ya tazminat verin ve çıkalım ya da tamamı Rus firmalarla devam edelim demiş. Öyle olmuş.

Erdoğan, biraz para istemiş. Putin, Rus firmaları olduğuna göre para göndermeyi kabul etmiş ve galiba 15 milyar dolar para gelmiş. Ama para elbette santrali yapan Rus firması için geliyor. Ama, bunlar, ülkeye döviz geldi diye seviniyorlar. Çok soymuşlar da ondan.

Erdoğan yardım istemiş deniyor. Putin de, petrol ve gazı ruble ile ödeyin demiş. Rubleyi Rus turistlerden, banka sisteminizi Rus kredi kartlarından ruble ödemesine açarak yaparsınız demiş.

Aslında gerilimli olmasa da, Erdoğan için mutluluk dolu bir toplantı olmamışa benzer.

Bu sızan bilgiler doğru mu acaba? Akkuyu için söylenenleri doğrulamak mümkün. 15 milyar dolar da gelmiş görünüyor. Rus firmalar Türk hırsız dedikleri firmaları tasfiye etmişler. Suriye operasyonu ve Suriye devleti ile görüşme işi de doğru görünüyor. Çok güncel hâle geldi. Ruble ile ödeme meselesini de bizzat Erdoğan söyledi. Hatta Rus bankalarının kredi kartları kullanılmaya da başlanmış deniyor.

Şimdi, burada Putin’in Erdoğan’ı kurtaracağı nerede var?

NATO’cu ve Batıcı iktisatçılar, hemen, ruble ile ödemek bir avantaj değil, zaten ruble de değer kazanıyor demeye başladılar. İyi ama ülkenin dolar ihtiyacı azalır ve ciddi azalır. Bu durum, dolar ile sürecek spekülasyonun etkisini azaltır. Bunu neden görmezler?

Senaryoya dönersek, sanki, Putin’in Erdoğan’ı kurtarma hevesi hiç yokmuş gibi görünüyor. Sanki, Putin, kendi ülkesinin çıkarları için, durumu ele alıyor, kullanıyor gibidir. Erdoğan’ın Putin’e yaklaştığı da hayal ürünüdür. Olsa olsa ABD’nin rahatsızlığını dile getirmenin bir biçimidir bu. Ne garip, ülkenin en aslan “demokrat”ları, “Putin’e gitme o otokrat, Biden’a git o demokrat” der gibiler. Oysa, zaten Biden’ın ellerindedir Erdoğan. İpini takip edin, Biden’a ulaştığını göreceksiniz.

3

Seçim meselesine bakalım. Senaryolar epeyce çeşitli. İlki, Erdoğan, kaybedeceği bir seçime gitmez. Görünen o ki seçimi kaybedecek. Bu durumda, son dakika şapkadan tavşan mı çıkaracak?

Burada yollar ayrılıyor.

Birinci yol, tavşan çıkartacak. Ekonomi düzelecek ve seçime gidecek. İkinci yol, seçime giderken öyle bir saldırı politikası ortaya koyacak ki, seçimi kazanacak. İkisini bir arada düşünen senaryolar da pek yakında eklenir.

Ekonomi nasıl düzelecek?

Ekonomi, mesela tekeller için kötü mü? Değil.

Mesela Koç için ekonomi kötü mü? Değil.

Mesela yüzde 14 faizle MB’den para alıp, %26 ile hazineye satan bankalar için ekonomi kötü mü? Değil.

Mesela silah tekelleri için ekonomi kötü mü? Elbette değil.

Demek beşli çete yalnız değil. Hepsi için ekonomi iyi. Kârlarına kâr, servetlerine servet katıyorlar. İstedikleri kadar ucuza işçi buluyorlar, istedikleri gibi vergi kaçırıyorlar.

Öyle ise ekonomi kimin için kötü?

Mesela küçük esnaf için kötü. Kiraların altında eziliyorlar ve bir ay sonra daha fazla, üç ay sonra daha fazla, 6 ay sonra daha fazla ezilecekler. Öyle kolay değil, bir esnafın pankart asması. Yeri, adresi belli. Esnaf ne yapsın, pankart asma deneyimi yok. Henüz, pankarta bomba süsü vermeyi bilmiyor, henüz pankartı adresinin kapısına değil de uzağa asması gerektiğini bilmiyor.

Mesela işçiler için kötü. Çünkü dün yediklerini yiyemiyor, ama daha çok çalışıyorlar. Elektrik su paralarını ödeyemiyorlar ve yarın daha da kötü olacak, bunu biliyorlar. Her markete gittiklerinde, fiyatlar onları korkutuyor.

Emekliler için kötü ekonomi. Onların fiyatlarla sorunu büyük. Her gece rüyalarında yumurta fiyatlarının üzerlerine yürüdüğünü görüyorlar. Domates onlara düşman, salatalık saldırgan olarak görünüyor. Bibere baktıklarında canlarını kurtarmak istiyorlar, et yemek için, komşularının hayvanlarını dikizliyorlar.

İşsizler için kötü. Onlar, çöplerden yiyecek, pazar artıklarından sebze toplamaya çalışıyorlar. Fiyatlara bakacak kadar cesaretleri yok, markete girebilecek kadar şanslı değiller.

Şimdi, ekonomi kimin için düzelecek de sonra seçim olacak?

Erdoğan, Mart’ta enflasyon düşmeye başlayacak diyor. 2023’ten söz ediyor. Nasıl düşecek enflasyon? Hangi sihirli hâl ile?

Efendim, Erdoğan para bulacakmış.

MB döviz rezervleri eksi 53 milyar dolarda (gelen 15 milyar dolar sonrasında). Nasıl para bulunacak? Hangi kredi ile, yüzde kaç faiz ile?

Öyle ise ekonomik “düzelme”ye dayalı oy artıracak bir günü bekleyip seçime gitmek diye bir ihtimal yok.

Bunun yerine, saldırıya, şiddete, korkuya ve hileye dayalı bir oy artırma ve seçim kazanma yolu bulunabilir mi?

Sanırım, bugün, Erdoğan’ın oy oranı, barajın altındadır. Bunu üç kat hile ile yüzde 20’lere çıkartmak mümkün. Ama bu da yeterli değil.

Baskı ve şiddet, zaten hep var. Dahası da gelecek. Sanırım, 7 Haziran-1 Kasım süreci gibi olmasa da, bazı suikastler vb. deneyeceklerdir. İyi ama, bunların da seçimi kazandırması mümkün değil. Çünkü, trend, eğilim olumsuz yöndedir ve ne yaparlarsa yapsınlar, ivmeyi AK Parti’den yana değiştirmeleri mümkün değildir.

Elbette seçimi kaybetti ama sonucu kabul etmedi durumu da var. İyi ama, bu senaryoda, zaten önceden belli olan seçimi kaybetme hâlini niye denesin?

4

İşte bu durumda Erdoğan’ın, kaybedeceği bir seçime girmeyip, kendi yerine bir başkasını aday göstermesi mümkün müdür? Bu senaryo da var.

Buna göre Erdoğan’ın hesabı, mesela Akar’ı seçime sokup, kaybetmesini sağlamak ve ardından yeni kazanan mesela Kılıçdaroğlu’nun, devraldığı enkazın altında kalarak çökmesini bekleyip ve mesela 3 yıl sonra tekrar seçimle Erdoğan’ın gelmesi mümkün mü? Teorik olarak mümkün. Ama seçimleri çok fazla ciddiye almak anlamına gelmiyor mu bu?

Konuşulan bir senaryo da budur.

Sanırım, bu senaryonun yazarları, Erdoğan’ı ikna etmeye çalışıyorlar. Ama Erdoğan paralarına o kadar bağlı, suçlarının dağları geçtiğine o kadar emindir ki, bu riski göze almayacaktır. Mesela yargılanırsa ne yapacak?

Senaristler, seçimden önce garantili bir af yasası çıkartacağını söylüyorlar. Yani, yargılanmayacaklar. Bu durumda da paçayı yırtacaklar.

İyi ama nasıl bir af yasası olursa olsun, Erdoğan’ın iktidarda olmadığı bir dönemde paralarının garantisi olamaz. Yargılanmama garantisi, garantiyi verenlerin niyetlerini aşacak bir durumdur ve buna Erdoğan’ın ikna olması zordur.

Elbette, Erdoğan olmadan Saray Rejimi devam edebilir. Bu mümkün ve olasıdır. Ama bu, tekrar Erdoğan’ın geleceği bir durumu ifade etmez. Tersine, Saray Rejimi’ni güçlendirme isteğini ifade eder Ve bu savaş politikalarının ayyuka çıkması, mesela İran’a saldırı demek olur. Bu duruma karar verecek olan kişi Erdoğan değildir. Bu Erdoğan’ın değil, onun efendileri ABD’nin kararı ile olabilir. Böylece Erdoğan’ı ABD seçime zorlar, denilmiş olur.

5

Bir de elbette, Erdoğan seçimi kaybeder, ama iktidarı teslim etmez alternatifi var. Bu biraz zorlama bir senaryona benziyor. Zira, sonuçları aşağı yukarı önceden bellidir. İstanbul seçimi gibi kritik sınırlarda dolaşan bir durumu ifade edecek hâl ortada yok. Erdoğan, her geçen gün daha fazla oy kaybeder. Bu durumda, az oy farkı ile seçimin tartışmalı hâle gelmesi mümkün değil. Bunun yerine seçimi yapmamayı denemesi daha akla uygundur. Elbette, Kılıçdaroğlu bu seçim olacak demektedir. Zaten onlara göre, Erdoğan yasalara da saygılıdır ve bu ülke de bir hukuk devletidir. Onların bakış açısına göre sadece sorun Erdoğan’dır.

Onlara göre, bu ülkede hukuk işlemektedir.

Bizce de işleyen bir hukuk var, buna iç savaş hukuku diyoruz ve yasaların bir önemi olmadığı anlamına gelmektedir.

Seçimi kaybedeceği açık iken, seçime girip sonuçlarını kabul etmeme hâli, saçma bir senaryoya benzemektedir. Bizans sarayına tek başına giren Kılıçdaroğlu’nun, bir okla beş kişi öldürmesi sahnesine benziyor.

6

Erdoğan seçimi erteler. Bunun için bir savaş yeterlidir. Kimisine göre bu senaryoda, olağanüstü hâl yeterlidir. Kanımızca değildir. Çünkü zaten olağan hâl yaşamıyoruz. Burada Saray Rejimi’nin doğru kavranması önem kazanıyor. Saray Rejimi, zaten olağan olmayan hâllerin sonucudur. Çöküşten söz etmenin nedeni budur.

Savaş, seçimi ertelemenin yoludur. Bunu yaptığında, altılı masanın buna evet demesi garantidir. Çünkü savaş “milli bir politika” olarak sunulacaktır. Zaten altılı masa, “milli” politikalara sadıktır. Asla ve asla, Saray Rejimi’ni, ciddi konularda eleştirmemektedirler. Ortaya bir durum çıkınca, buna üzüldükleri için, “bak yönetemiyorsunuz” diyorlar. O kadardır. Libya politikalarına, Suriye politikalarına, Kafkaslar politikalarına, Balkanlar politikalarına hayır demişler midir?

Savaştan sonrası ise, belirsizdir, tufandır. Ama Erdoğan, kendini garantiye almayı başarır. Bu arada olacak olan şeyler, doğrusu onu ilgilendirmez. Hem sonra, İslamî düşünüşte, “yarın ola hayrola” geçerli akçedir. Erdoğan, bu duruma uygun olarak, kendini sağlama almayı hedefleyebilir. Elbette, bugünden kendisine bir sığınak ayarlamıştır. Kaçacak bir ülke çoktan ayarlanmıştır. Ama garantisi yok işte. Hırsızlığın, hiçbir zaman ebedi bir garantisi olamaz.

Seçimi iptal etmesi, ertelemesi daha yüksek bir olasılıktır. Zira, ABD açısından, kendisine gerekli tetikçi bir ülkenin başında yeni birisinin olmasının bir faydası yoktur.

ABD, Erdoğan’a açıkça, seçime gideceksin demeden, bir seçim olması ihtimali düşüktür. Bunun, yani seçimi ertelemenin çokça yolu vardır.

7

Seçim olur ve Kılıçdaroğlu aday olur. Altılı masa onu aday gösterir. Bu durumda Erdoğan ile bir anlaşma yapılmamış ise, Erdoğan kaçar. Yanında da epeyce adamla birlikte. Paralarını elbette kaptırır. Kendi parasından yüzde on kalır. Zaten yüzde on komisyonculukla işe başlamıştır. Uygun düşer.

Aday Kılıçdaroğlu mu olacak, İmamoğlu mu, yoksa Yavaş mı, bilinmiyor. Ama Kılıçdaroğlu, kendi partisi içinde sol eğilimde olanlara kendi adaylığını sormakta, onaylatmak istemektedir. Kendisi de, kazandıktan sonra siyasetten çekilme garantisi vermektedir. Bu nedenle, beklentileri olmayan bir cumhurbaşkanı adayı ile, geçiş dönemini tamamlama isteği altılı masaya uygun gibidir.

İmamoğlu, belki daha uzun süreli bir siyaset için hazırlanmaktadır. Öte yandan, İmamoğlu’nun kazanma olasılığı dün daha yüksek idi. Bugün, Erdoğan’ın karşısına kimi koyarlarsa kazanır gibi bir hâl ortaya çıkmaktadır.

Kılıçdaroğlu, bu durumda Kürtlere dönük bazı adımlar atacaktır.

Kılıçdaroğlu seçilince, İstanbul Sözleşmesi’ne geri döner. O kadarını yapar. Gerisini bilmek mümkün değil. Ekonomi toparlanamaz. Hele ki, paralarını kaçıracak olanların varlıklarına el konulmazsa, hele ki hızlı bir yargılama süreci başlatılmazsa vb. Kürtlere karşı savaş biraz biçim değiştirebilir.

Türkiye IMF’ye gider.

NATO’ya bağlılık daha üst düzeyden ifade edilir.

CHP’nin derin NATO’cuları öne çıkar.

Kemer sıkma politikaları hayat bulmaya başlar. İşçiler, emekçiler için hayat daha da zorlaşır. Bu zaten her durumda olacak olandır.

8

Sedat Peker’in açıklamaları, son dönemde, giderek daha çok Erdoğan’a yönelmektedir. Bu saldırılar, Erdoğan’ı bir uzlaşmaya razı etmek amacını güdüyor olabilir. Bunun gerçekleşmesi hâlinde, daha da farklı senaryolar devreye girebilir. Erdoğan, bu uzlaşmada, paralarını ve ailesini düşünecektir. Ama bu uzlaşma, Saray’a bağlı çetelerin tümünü kurtarmayı başaramaz. Bu durumda da uzlaşma olmaz.

9

Tüm bu senaryolarda, işçiler, emekçiler, geniş halk kitleleri yoktur. Halk, işçi ve emekçiler, bir sonraki aya nasıl varacaklarını düşünmektedir. İşçi ve emekçiler için, halkın büyük çoğunluğu için, durum şöyledir: “İyi haber henüz ölmedik, kötü haber hâlâ yaşıyoruz.” Yaşamak giderek daha da zorlaşmaktadır. Ekonomik kriz, yaşamı çekilmez hâle getirmiştir. Bu koşullarda işçi ve emekçilerin bir sonraki ayı, bir sonraki haftası, bir sonraki günü bile bilinmezdir.

Eylül okulların açılacağı aydır. Okul masrafları, artan fiyatlar, düşen alım gücünün üstüne binecektir. Ülkenin bazı bölgelerinde Ekim ayından sonra havalar soğuyacak, elektrik ve ısınma masrafları artacaktır. Tüm bunlar, yaşamı daha da çekilmez hâle getirecektir.

Asgarî ücretteki artışlar, bir aylık bile bir rahatlama sağlayamaz hâldedir.

İşçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin senaryoya dahil olacağı yol, devrimin yoludur. Direnişler genişlemeli, daha da sağlam hâle gelmeli, daha örgütlü hâle gelmelidir. Direnişler, ülkenin her yanında vardır. Bunları daha organize hâle getirmek, daha birbirinden haberdar hâle getirmek mümkündür.

Erdoğan’ın gidişini, Saray Rejimi’nin yıkılmasına götürmenin tek yolu, işçi sınıfının önderliğinde bir ayaklanmadır. Bunun kolay bir iş olmadığını biliyoruz elbette. Ama başka da yol yoktur. Bunu, işçi ve emekçilerin önüne açık ve net bir biçimde koymak, devrimden söz eden herkesin ortak görevidir. Önce Erdoğan gitsin, gerisine sonra bakarız tutumu, yanlış bir tutumdur. Devleti, Saray Rejimi’ni anlamamaktan kaynaklıdır. Ülkemizin bir sömürge ülke olduğu gerçeğini kavramamaktan kaynaklıdır. Tekellerin egemenliğinin ne demek olduğunu unutmakla ilgilidir.

Devrim mayalanmaktadır.

Köstebek, yerin altını kazmaktadır.

İşçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler, bir sosyalist devrime hazırlanmak zorundadırlar. O gün gelmeden hazırlanmak esastır. O gün geldiğinde gerekeni yapmak için, örgütlü, bilinçli, berrak akıllı olmak gerekir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here