Tekeller çağı, kriz ve insan olarak kalabilmek

Krizden söz ediyoruz. Artık Saray Rejimi de, o bile, bir krizden söz ediyor. Saray Rejimi, bir “ekonomik kriz” olduğunu kabul ediyor. Burjuva muhalefet ise, kapı arkalarında, devletin “âli sahipleri” ile birlikte, ekonomik krizin yanı sıra, “siyasal bir krizin” de varlığını konuşuyorlar. Ama perdenin önünde, “ekonomik kriz” var. Herkesin gördüğünü, yaşadığını, ancak bir yere kadar kabul ediyor egemenler.

Kriz, salt bir ekonomik kriz değildir. Aynı zamanda, Saray Rejimi diye bir olağanüstü devlet örgütlenmesini dayatan bir derin siyasal krizden de söz etmeliyiz. Saray Rejimi, bizzat bu krizi aşmak için devreye sokuldu ve bugüne kadar siyasal krizi çözebilmiş değildir.

Krizin hem siyasal anlamda hem de ekonomik anlamda, kapitalist sistemin krizi olduğunu da biliyoruz. Saray Rejimi’nin sözcülerinin, “kriz var, ama tüm dünyada var” diyerek, kendi “hataları”nın olmadığını söylemelerinin bizim tartışmamızla zerre kadar ilgisi yok. Biz kapitalist sistemin büyük krizinden söz ediyoruz ve bu anlamda önemlidir.

Kriz, aslında kapitalist sistemin, tekeller çağında ayrılmaz yol arkadaşıdır. Kapitalist sistem, artık dünya için fazladan ömür süren bir canavar misalidir ve dünyayı yok ederek, dünya ile birlikte insanı yok ederek yaşayabilmektedir. Bu nedenle krizler, şaşırtıcı değildir.

Ama buradan hareketle, bir krizin önemli olmadığını, onun incelenmesine gerek olmadığını söyleyemeyiz. Tersine, krizler, yeniden ve yeniden ortaya çıksa da, her yeni krizin tekrar ve ısrarla ele alınması ve incelenmesi gerekir. Kapitalizmin, özellikle son 150 yıla yakın tarihi ile tekelci kapitalizmin, kapitalist-emperyalizmin çürüme demek olduğunu biliyoruz. Her kriz, bir yandan bu çürümenin göstergesidir, diğer yandan ise kapitalist sistemin kendini ayakta tutacak mekanizmaları yeniden örgütlemesi demektir. Her defasında, çürüme daha da derinleşmektedir. Ama biz yine de, her krizin özgün yönlerine bakmalı, somut olarak onu ele almalıyız.

Demek oluyor ki, krizlerin kapitalist sistemi otomatik olarak yok edeceği gibi bir fikri doğru bulmuyoruz. Tersine, kapitalizmi yıkmak, en son sınıf egemenliği sistemini tarihe gömmek, devrimle mümkündür. Bu da öznenin, işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak örgütleyecek devrimci örgütün işidir. Kitlelerin biriken öfkesinin kapitalizmi yıkmak üzere örgütlenmesi olmadan krizler kapitalizmin sonunu işaret etmez.

Burjuvaların, egemenlerin, kendi devletleri var. Devlet, egemen sınıfın en gelişmiş örgütüdür ve hem rıza üreterek (ideolojik mekanizmaları) hem de şiddet ile emekçi sınıfları bastırır ve egemen sınıf adına “düzeni korur.” Egemen sınıfın bir çok örgütü vardır elbette, ama en gelişmiş örgütü devlettir ve devleti, egemen sınıfın örgütü dışında bir şey olarak görmek, büyük cehalet değilse, büyük yalandır.

Kapitalist sisteme, son sınıflı topluma, son sömürü toplumuna son vermek demek, işçi sınıfının devleti yıkacak örgütlülüğe ulaşması demektir. Bu nedenle, sıradan bir mücadeleden söz edilmediği gibi, sıradan bir öznel güçten de söz edilmiyor demektir.

Sınıf savaşımını biz yaratmadık. Biz Marksistler de keşfetmedik. Biz Marksistler sınıf savaşımının, sosyalist devrimle sona ermek üzere, sınıfsız toplumun yolunu açacağını söylüyoruz. Bu tarihsel bir zorunluluktur ve bunun önünde durulması mümkün değildir.

Devlet, bu sınıf savaşımından, egemenler adına öğrenir. İşçi sınıfı adına bu sınıf savaşımının deneyimlerini bilince çıkartacak olan da, devrimci sosyalistlerdir. Onun için, herhangi bir krizin kapitalist sistemi otomatik olarak yıkacağı fikri bize uzaktır. Bu nedenle, her krizden sonra, “bak bu sefer de yenilmedi” demek, aslında aklını kullanmamak, kişisel bezginliğini akıl olarak sunmak demek olur. Yine aynı şekilde her yeni krizi, “bu da bir kriz, incelemeye gerek yok” demek, aslında sistemi yıkma perspektifini unutmak demek olur. Bu nedenle, her krizi, yeniden ele almak, incelemek gereklidir. Bu, dünyayı değiştirmek için yola çıkanların, dünyayı anlamak ile yetinenlerden farklılığıdır.

* * *

İçinden geçtiğimiz kriz, 2008 yılında başlayan küresel krizin içindedir.

Bu kriz, ilk olarak SSCB’nin çözüldüğü, dünyada sosyalizmin egemenlik alanının daraldığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu krizin öncesinde, SSCB çözülünce kapitalizm, tüm tekeller, onların kalemşörleri, kapitalizmin zaferini ilan etmişlerdir.

Soğuk Savaş dönemi boyunca, komünizme karşı mücadele adı altında oluşturulmuş olan kapitalist-emperyalist örgütlenme, “iki kutuplu” dünya diye adlandırılıyordu. Bu kutuplardan birinin başında bulunan SSCB çözüldü ve dünya, emperyalist dünyanın kalemşörlerince “tek kutuplu” dünya olarak ilan edildi. Bu tek kutuplu dünya, başında ABD’nin bulunduğu, ekonomik olarak doların uluslararası bir para olduğu, IMF, Dünya Bankası, askerî olarak NATO gibi örgütlere dayanan bir dünya idi. ABD, bu konumuna, hegemon bir güç olmasına dayanarak, kendini dünyanın tek devleti olarak sunmaya başladı.

Ama bu görüntünün altında, emperyalist güçler arasında, dünyanın yeniden paylaşımı için savaş yükselmeye, su üstüne çıkmaya da başlamıştı. ABD, kendine rakip, Japonya, Almanya gibi ekonomiler ve Fransa ve İngiltere gibi güçleri kontrolde tutmak için uğraşırken, bu güçler de, dünyanın yeniden paylaşımı için daha usulca hareket etmekteydiler.

2008 krizi, bu nedenle, bu koşulların da izlerini taşır.

2008 krizi, aynı zamanda emperyalist güçler arasında süren paylaşım savaşımı altında ortaya çıkmıştır.

Buna bir diyebiliriz.

İkincisi, neoliberal politikaların yeni bir saldırı dalgası olarak örgütlenmeye başladığı 1980’li yıllar, aynı zamanda, Çin’in ve Doğu Asya ülkelerinin dünyanın fabrikası hâline gelmeye başlamasına yol açmıştı. Ucuz emek pazarına sermayenin hızlı kayışı, kapitalizmin dinamikleri ile tamamen uyumlu olarak, sermayenin uluslararasılaşmasını daha da artırdı. Tekeller, dünyayı kendileri için daha da küçük bir hâle getirmek üzere, küreselleşme bayrağını açtılar. Bu elbette bir siyasal saldırı da idi. Özelleştirme dalgaları ile, tekellere büyük rantlar, kaynaklar aktarıldı. Her dönem olduğu gibi bu dönem de, dünyanın yağmalanması hız kazandı.

Kapitalist-emperyalizm, hem insanı tüketim nesnesi hâline getirerek hem de çevreyi yağmalayarak, insan da dahil dünyayı yok etme mekanizmalarını, büyük bir saldırı ile devreye soktu. Kapitalizm, ancak bu biçimde, maksimum kâr hedefine ulaşabilmektedir. Bu bazı açgözlülerin işi değil, bizzat tekelci kapitalizmin, kapitalizmin kendi karakterinin sonucudur.

Bu dalga, Doğu Asya’yı dünyanın fabrikası hâline getirirken, bu arada Çin’in sosyalist geçmişi ile de bağlı olacak şekilde sömürge hâline getirilmesi planlarını aksattı. Ve Çin, bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmaya başladı.

Sosyalist geçmişlerini bir yana bırakıp, kapitalist sistemin efendileri arasında yer almak isteyen Çin ve Rusya, birer bağımsız büyük güç olarak, bu yeni dönemin bir gerçeğidir.

Bugün, bu iki ülke, efendiler tarafından sömürge hâline getirilmiş olsa idi, 2008 krizinin çözümü çok da zor olmayacaktı. Ama öyle olmadı.

2008 krizinin ya da bugün devam eden krizin önemli bir yönü de burasıdır. Bu iki güç, hem ekonomik hem de askerî açıdan, efendilerin hareket sahasını kısıtlamaktadır.

Krizin üçüncü özelliği bu noktada başlamaktadır. ABD, hem emperyalist rakiplerini kontrol altına tutabilmek, kendi hegemonyasını sürdürebilmek hem de krize kesin bir çözüm bulabilmek için, Rusya ve Çin’i, Soğuk Savaş dönemini aratmayacak şekilde düşman ilan etti. Son NATO toplantısında, “barış döneminde değiliz” vurgulu bir belgenin çıkması, aslında çelişkili de olsa, önemlidir. Suriye savaşı, bu sürece Rusya ve Çin’in boyun eğmeyeceklerinin de ilanı oldu. Bugün, bir uçta Tayvan, diğer yanda Ukrayna ile başlayan ve bugün Avrupa’yı saran süreçler, ABD-NATO eli mahsulüdür ve efendilerin dünyaya dayattıkları savaş sürecinin göstergeleridir.

Bu üç nokta bir yana bırakılırsa, eğer bu hataya düşülürse, ne finansal krizler açıklanabilir, ne de krizlerin savaşlara dönüşmesi süreci açıklık kazanabilir.

* * *

Tekeller çağı, kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü, sermaye ihracının temel öğe hâline geldiği, tüketim toplumu ideolojisi ile tekelci hâkimiyetin insanı esir alma noktasına evrildiği, tarihin en karanlık çağıdır.

Ömrünü çoktan doldurduğunu Ekim Devrimi’nin ispat etmiş olduğu kapitalist egemenliğin, insanı ve dünyayı kirletmeden, kirletmek bir yana yok etmeden var olamayacağının kanıtıdır bu karanlık.

Büyük çürümedir bu.

Tekelci hâkimiyet ilişkileri, sadece pazarın kontrolü demek değildir. Aynı zamanda, tüketim nesnesi hâline getirilmiş insanın da “kontrol” edilmesi demektir.

Özü gereği, büyük çaplı, kitlesel üretim demek olan tekeller çağı, bu kitlesel tüketime uygun olarak, toplumun tüketim toplumu hâline getirilmesini koşullamıştır. Tekelci egemenlik, metaları satmak için, ihtiyaç hâlinde tüketmek yerine, ihtiyaç olmadan da tüketmek üzere topluma müdahale etmektedir. Reklamcılık, bugünkü hâli ile, tekeller çağının, tekelci hâkimiyet ilişkilerinin, tekelci büyük çaplı üretimin sonucudur. Dün, 1 milyon tirajlı gazeteler ile başlayan bu süreç, TV vb. ile devam etti ve bugün, tüketimi sürekli kılmak üzere insan aklına müdahale etmeye yöneldi. Modern reklamcılık, eğlence ve iletişim sektörü, aslında bu ihtiyaç için organize edilmektedir. Nasıl ki, büyük makinalar, insan emeğinin “özgürleşmesine” yol açabilecekken kapitalist mülkiyet ilişkileri altında emekçinin daha da köleleşmesinin araçlarına dönüştürülebiliyorsa, aynı biçimde modern iletişim teknolojileri, insanın ufkunu açacakken, kapitalist mülkiyet ilişkileri ve tekelci hâkimiyet ilişkileri altında insanı köleleştirebilmektedir.

Çürümüş, ömrünü doldurmuş kapitalist mülkiyet ilişkileri, tekelci hâkimiyet ilişkileri altında, insanı köleleştirerek, onu tükettiği ölçüde var olabilen bir varlığa çevirerek, yaşamaya devam etmektedir. Bu durum, çürümüş kapitalist ilişkiler ağının, tüm toplumu, tüm doğayı kirletmesine yol açmaktadır. Kapitalizm, insanı ve doğayı yok ederek yaşamını uzatmaktadır.

Bugün, tekeller çağında, kapitalizm, insanı ve doğayı yok ederek var olabilir. Bu, kapitalist üretimin karakterinden, yasalarından doğmaktadır. Kâr için üretim, tüm bu süreçlerin ana kaynağıdır. Üretim araçları üzerindeki mülkiyet var olduğu sürece, insanlık ve gezegenimiz yok olmaya gitmektedir, gidecektir.

Kapitalist üretim, giderek daha fazla sayıda insanın işçi sınıfına eklenmesine yol açarken, aynı zamanda burjuva egemenliği, tüm insanlığın sorunu, gezegenin varlık sorunu hâline getirmiştir.

* * *

Tekeller çağını karanlık çağ olarak adlandırmamız bu temel üzerine yükselmektedir.

Bu çürümeyi, sanatta, edebiyatta, yaşamın her alanında görmek mümkündür.

Metanın alanı genişlemekte, tüm toplumsal ilişkiler, insanlar arasındaki her türden ilişki, metalar aracılığı ile kurulur hâle gelmektedir. “Ne insanlar gördüm üzerlerinde elbise yoktu, ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu” sözü, artık geride kalmaktadır. Ne giyiyorsan, “sen osun” anlayışı günlük yaşamı belirler hâle gelmiştir. İnsan sahip olduğu metalar ile ölçülmektedir. Dün, para, ne kadar meta alabileceğinin ölçütlerinden biri iken, bugün para, “insan olarak senin değerinin” ölçütü hâline gelmiştir. “Kaç paralık adam” eskidir ama bu kadar egemen olmamıştır.

Sanat alanındaki kısırlaşma, edebiyat alanındaki fakirleşme, aslında bu sürecin ürünüdür. Her şeyin metalaştığı bir toplumsal ilişkiler ağı içinde, insanın sanatsal üretimi de yok olmaktadır. Bu sıradanlaşma, çürümenin, karanlık çağın göstergelerinden biridir.

İnsanların duygusal ilişkileri, metaların ilişkileri hâline gelmiştir.

Bu süreç, kişinin günlük yaşamında o kadar egemendir ki, insan, içinde yaşadığı koşulları anlamaktan hızla uzaklaşmaktadır. Sanki, tüm toplumsal alan, karanlığa bürünmüştür ve insan kendi içinde yaşadığı toplumsal gerçeklikten bihaber hâle gelmektedir. Deryada yaşayıp deryadan habersiz olmak deyimi, artık balıkları anlatmak bir yana, gelişmiş bir hacimdeki beyne sahip olan insan için de geçerli hâle gelmiştir. İnsanlar, kendilerini “tüketici” olarak o denli kabul eder duruma gelmiştir ki, toplumsal varlığını anlayamaz hâldedir. Bir markette tüketici olarak alışveriş yaparken, kendini içinde bulduğu yabancı ve yalnız durumun intikamını alır gibi, arkadaşlarının karşısına satın aldıkları metalar topluluğu ile çıkmayı hayal etmektedir. Yalnızlıklarını sahip oldukları nesnelerle aşmaya çalışmaktadır. Hâlâ bu duruma ayak uyduramamış gençleri ise, asosyal olarak ilan etmektedirler; onlarda, gençlerde hâlâ varlığını sürdüren duyguları “ıslah edilecek şey”ler olarak görmektedir.

Tekellerin pazar hâkimiyeti içinde yer alan sanat ve edebiyat, ancak dinsel, ruhanî, mitolojik imgelerle kendine yol bulduğunu sanmaktadır. Çürümüşlüğün her hâli, yeni bir şeymiş gibi tekelci medya ve eğlence sektörü tarafından, ideolojik saldırının bir çeşidi olarak göklere çıkarılmaktadır. Her türlü sıradanlık övülmekte, her türlü çürüme “özgürlük” olarak sunulmaktadır. Bu durumun dışına çıkan genç sanatçı ve edebiyatçılar ise, en kısa yoldan pazar ilişkileri ağının içine alınarak “ıslah” edilmektedir. Her türden aykırılık, “ıslah edilmesi” gereken durum olarak görülmektedir. Ailelerin ve eğitim sisteminin gençlere yaklaşımı da böyledir. Temiz bir aşk, saflık olarak ele alınmakta, farklı bir arayış yok edilmesi gereken bir şey olarak düşünülmekte, pazar ilişkilerini reddeden bir tutum “salak”lık olarak damgalanmaktadır. Tüketmekte ve tüketimde büyük bir hız, kitlesel üretimin gereği olarak tüm topluma egemendir. Ve tüketim nesnesi hâline gelmemiş bir şey, aynı zamanda önemsiz diye “unutulmakta”, bir kenara atılmaktadır. Para etmeyecek bir şey, önemsiz anlamına gelmektedir.

* * *

İşte bu koşullarda insan olarak kalabilmek, sisteme karşı isyanla mümkündür.

Seyretmek ve şeyleri, olayları ve süreçleri açıklamakla yetinmek, tüm bu kirlenmeden çıkış yolu değildir. Yani, seyrettiğimiz şey, toplumsal alanda gerçekleşen ve perdeye yansıtılan bir belgesel değildir, aslında bizim yaşamlarımızdır.

Kriz dönemleri, tüm bu ahengi de bozma şansı olarak ele alınabilir. Perdelerden seyredilen renkli yaşamlar, yaşamın gerçeği ile çarpışmaya başlar. Bu anda, gerçeği görebilmek için bir fırsat da oluşur.

Derler ki, gerçekler inatçı şeylerdir, kendilerini er ya da geç hissettirirler, kendilerini ortaya koyarlar.

Ama bu gerçekliği, gerçeği görebilmek, seyirci pozisyonundan çıkmakla olanaklıdır.

Eylemli insan, öğrenebiliyor.

Sadece dinleyen, sadece seyreden, öğrenmede en yavaş olandır.

Bu yüklerden, bu aklımıza yapışmış çamur parçalarından, oluşmuş alışkanlıklarımızdan kurtulmak, ancak eylemle mümkündür.

Bilgi, akmadığı sürece, ne kadar temiz olursa olsun, kirlenecektir. Bu kirlenmiş suyun içinden bakıp, gerçeğin rengini doğru algılamak mümkün değildir. Bilgimizi akıtmak, eyleme geçmekle mümkündür. O zaman suyun berraklaşması mümkün olabilir.

Bir işçinin karşısına çıkan yaşamın ağır gerçekliği, onun bunu yok sayması ile yok olmaz. İşçi, her gün o yaşam içinde, tüm kapitalist ilişkileri yeniden ve yeniden yaşar. Bunu anlatması, açıklaması o kadar kolay olmasa da, sömürünün, aşağılanmanın ne demek olduğunu bilir.

Aynı şey, belli bir toplumsal yer edinmiş, “statü sahibi” okuryazar için geçerli olmayabilir. Okuryazar, sistemin içinde bazı avantajlar elde etmiştir. Bilir ki, kendisinden çok daha kötü koşullarda yaşayan insanlar vardır ve aslında, kendini en başta onlardan ayırmaya heveslidir. Kendini, burjuvalardan, efendilerden, egemenlerden ayırmadan önce, zira bu riskli ve tehlikelidir, kendini işçilerden ayırmayı seçer. Oysa kendisi de bir işçidir ve ayrıcalık dediklerinin tümü, tüketebileceği fazla metalardan ibarettir. Yoksa o da, tıpkı bir işçi gibi, çalışmak üzere, ertesi gün işe gelebilmek üzere çalışır duruma gelmiştir. Böylece, tüm emekçiler, kendilerini, kendinden daha kötülerle kıyaslar hâle gelmektedir. Seyredersen, bundan ileri de geçemezsin. Senden kötü durumdakine “aptal” demek, ancak seyirci pozisyonunda “rahatlatıcı”dır.

Oysa eyleme geçtiğinde, sisteme karşı mücadeleye başladığında, gerçek daha farklı görünmeye başlar. Değiştirme isteği, bu koşulların kader olmadığı bilincini geliştirir. Kendi eyleminden, kişi, kendisini ve yanındakini tanımaya başlar. O zaman, bir fazla gömleğe, birkaç gram fazla peynire, bir ayakkabıya sahip olmanın onu daha şanslı yapmadığını anlamaya başlar. O zaman, yaşama bakışı, alışkanlıklarının ürünü olmaktan çıkabilir. O zaman, mücadeleden öğrenebilir. Eylemsiz insan, öğrenemez.

Bugün ülkede gelişmekte olan direnişin öğreticiliği de budur.

Bir Kürt kadını, bir Kürt genci, örgütlü mücadeleyi bildiği ölçüde, pek çok okumuş yazmış kişiden çok daha ileri bir kavrayışa sahiptir. Mücadele öğretir, mücadele özgürleştirir, mücadele aklı açar.

Eylemsiz insan, aklı tutulmuş, gözleri açık ama görmez hâldedir. İşitir ama duymaz, duyar ama anlamaz. Eylemsiz insanın derisi köseleye döner, cansızlaşır, aklı sürekli bulanıktır, hafızası zayıftır.

Bu durum, -biz entelektüel diyoruz- “aydın”lar için de geçerlidir. “Aydın”, eğer konuşmasını, eylemini sistemden önce kendisi sansürlemeye başlıyorsa, bilgisini de reddediyor demektir. O bilgi bulanıklaşır. Eyleme dökülmeyen söz nasıl anlamını yitiriyorsa, söze dökülmeyen düşünce de o ölçüde anlamsız hâle geliyor. Akmayan düşünce, berraklaşmıyor.

“Aydın”, eğer direnişlerden, bugün ülkenin her yanını saran direnişlerden öğrenmek istiyorsa, o direnişlerle bağ kurmak zorundadır. Uzaktan bakınca her şey birbirine benzer. Krizler birbirine benzer, direnişler de. Uzaktan bakınca insanlar birbirine benzer. Bu nedenle, Gezi Direnişi’ne bakınca, “bak oldu da ne oldu, zafere ulaştı mı” fikrine ulaşan “aydın”, gerçekte sıradandır, “ıslah edilmiş”tir. Islah edilmiş kişi, bizim deyimimizle entelektüel olamaz. Gezi Direnişi’ne, hem “kendiliğinden sosyal patlama” diyeceksin hem de ardından “bak zafere ulaşmadı” diye yakınacaksın. Bu kişi, “aydın” olabilir mi? Zaten kendiliğinden bir sosyal patlamanın devrime ulaşması mümkün değildir. Sosyal patlamalar, ancak devrimci bir örgütlenme ile devrime dönüşebilir. Gezi Direnişi’nin daha ileri sonuçlar vermesini istiyor gibi konuşuyorlar, ama bunun için bir şey yapmak istemiyorlar. Diyorlar ki, “siz yapsaydınız.” Evet, bizi bu göreve layık gördüğünüz için teşekkür ederiz. Ama bundan dolayı neden Gezi Direnişi’ni olumsuzluyorsunuz? Sizin hayallerinizi, toplumsal patlamalar mı gerçekleştirecek? Siz bir devrim olsa, ona da, “oldu ama, bakalım iyi mi olacak” diye yaklaşacaksınız. İçinde siz olmayacaksınız, ama eleştirmekten de geri durmayacaksınız. Üstelik eleştirileriniz, sizin bir şeyler yapma isteğinizin, doğrusunu yapma isteğinizin nüvelerini bile taşımayacak. Bu durumda sizin bilginizin, isteğinizin ne önemi kalıyor?

Bu hastalıklı hâldir. Özne olmaktan çıkma, eylemsiz-seyirci hâli hastalıklı hâldir.

Bir hastalıktan kurtulmanın tıbbî yolları vardır. Hastalığa göre doktorlar, size birçok şey önerirler. Ama galiba önce sizin hastalıktan kurtulma isteğiniz olmalıdır. Hastalık ne olursa olsun, yaşam biçimini, günlük yaşam ve alışkanlıklarınızı değiştirmek, ilk yapılması gereken şeydir. Bunun için, bir yeni eylemli sürece girmeniz gerekir. Eylemli süreç, sorunlu süreçtir. Biz öyle diyoruz, ölülerin sorunları olmaz, ama yaşayanların sorunları olur. Yaşamak, eylemli olma hâlidir. Eylemli süreç, en basit hareket biçiminde bile, sürtünme demektir. Sürtünme, sizin eski alışkanlıklarınızdan, deyim uygun düşerse, yüklerinizden kurtulmanızın da tek koşuludur. Eskiden, dün solcu olmak, elbette bir değerdir. Şimdi, bu solculuk size bir yola çıkmayı emreder. Bunu yapmadan, solcu olmayı sürdürmek mümkün değildir. Yeni bir yola girdiğinizde ise, sürtünme olacaktır. Bunu hoş görmelisiniz, zira sizde kalan tortuları, bu sürtünme sonucu atabilirsiniz. Evet sürtünme acı da verebilir. İyi ama, hastalığa ilaç bulmak, hep acılı bir süreç değil midir? Kimse ilacı, hoşuna gittiği için içmez, yemek değildir o. Sürtünmenin acısına katlanmamak, değişmeyi reddetmek, öğrenmeyi reddetmek demektir.

Birçok direniş görmüş olmakla övünmek boşunadır. Önemli olan, yeni bir direniş sürecine girip, var olan direnişe katılıp, bilgi ve birikimini bir kere daha hayatın sınavına sokmaktır.

Biz bir kere daha yenilmekten korkmuyoruz. Belki bir kere daha yenileceğiz. Zafere kadar bu böyle sürecek. Ama eğer yenileceğiz korkusu ile, direnişin bir parçası olmazsak, zaten zafer diye bir konumuz da olmaz. Ölü gibi yaşamak, ama bu arada her eylemde önceden “yenilgiyi” görmek, bir yaşam şekli hâline gelmiş ise, tek çareniz kalır, üzerinizdeki ölü toprağını savurup atın. Bunu siz yapmazsanız, yaşam, mücadele bunu daha acımasızca yapacaktır.

İnsan olmak, insan olarak kalabilmek, bugün, devrimci saflarda, işçilerin yanında, direnenlerin yanında yer almakla mümkündür. Sizde iyi ne varsa anlatabileceğiniz, o, dünkü mücadelenizden gelmektedir. Buyrun, daha yeni “iyi”ler yaşayın. Saf tutun, direnişe katılın, yürüklerinizi, bileklerinizi, aklınızı bizimle aynı safa koyun. Bu hastalıklı hâlden kurtulmanın yolu budur. Görev ve iş seçmeyin, saf tutun. Sizden kimse büyük ve büyülü işler beklemiyor. Zaten devrim büyük ve büyülü işlerle örülmüyor. Herkesin, mücadeleye katılan her neferin eylemleri ve emeği ile, büyük olaylar, büyülü süreçler ortaya çıkıyor. Herkes, kendi gücü ile, devrimci bir örgütlülük içinde, duvara tuğlalarını yerleştiriyor. Yapı, böyle yükseliyor. Tamamlanmış bir yapının görkemine bakıp büyülenmek mümkün, ama biliyoruz ki, o yapı, bir seri küçük işle yapılıyor, adım adım, tuğla tuğla.

Devrimci saflara giren bir kişi, kendini bir nefer olarak görmelidir. yanlışlardan azade bir süreç değildir mücadele. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir iş, değil ki devrim, yanlışsız ortaya çıkmaz. Hep aynı yanlışı yapmaktan korkmalıyız. Yoksa yanlışsız bir yürüyüş yolunu kimseye garanti edemeyiz. Eğer sizin bir birikiminiz varsa, eğer sizin bir fikriniz varsa, muhtemeldir ki, bu yanlışları da aza indirecek bir şey yapma şansınız yüksek olur. Ama işe asılmadan, mücadeleye tüm organlarınla dalmadan, safına endişesiz girmeden, kimseye bir şey öğretme şansınız olmaz.

Bu sınıf mücadelesidir. Siz olsanız da, olmasanız da bu mücadele sürecektir. Bu mücadele sizinle daha güzel, daha güçlü olabilir. Bunu henüz bilmiyoruz. Ama siz bu saflara katılırsanız, siz kendiniz güzelleşeceksiniz, özgürleşeceksiniz, bunu kesinlikle biliyoruz.

Mücadele gelişmektedir.

Direniş büyümekte ve yaygınlaşmaktadır.

Bugün devrim saflarına katılmak, mücadeleye katılmak, yarı ölü yaşamları terk ederek saf tutmak, oluşacak güzelliklerin bir parçası olmaktır, ama en başta, insan olarak kalabilmek demektir. İnsanı ve gezegeni yok eden, kirleten bir sisteme karşı sessiz kalmak, ona karşı mücadele etmemek, hele hele bunu savunmak, bunu kendinde hak olarak görmek, daha fazla kirlenmek, daha uzun süre yarı-ölü olarak yaşamayı seçmek demektir. Biz mücadele etmekte, sisteme karşı her yol ve araçla savaşmakta özgürüz, siz de seyretmekte, seyirci olarak kalmakta özgürsünüz. Biz, sadece bu ülkede işçi sınıfı iktidarı alıp sosyalizmi kurana kadar değil, tüm dünya kapitalizme mezar olana, dünyada komünizm zafere ulaşana, insanın kendi kaderini kendi eline alana kadar mücadele edeceğiz. Ya siz, ne zamana kadar seyirci kalacaksınız? Biz bu mücadele ile, belki zaferden önce öleceğiz, belki zaferi göreceğiz. Kimseye de zaferi garanti etmiyoruz. Ama siz, seyrettikçe, sizin insan olmaktan daha da fazla çıkacağınızı size garanti ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here