Türkiye’de yoksulluk nedenleri üzerine bir tartışma – Hakkı Taşdemir

En genel tanımı ile yoksulluk, bireyin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek olanaklara sahip olamaması hâlidir. Bu tanımın içinde yer alan “temel ihtiyaçlar” kavramı için belirli bir standart yok elbette; bu kavram toplumların gelişmişlik düzeyine ve ekonomik durumuna göre farklı anlamlar kazanabilmekte. Örneğin Japonya’da düzenli kitap okuma temel ihtiyaç olarak değerlendirilirken Türkiye’de böyle bir gereksinimi temel ihtiyaçlar arasında sayanın aklından kuşku duyulur muhtemelen. Yetişkinlerin yüzde 30’dan fazlasının düzenli kitap okuduğu Japonya’da bu temel bir ihtiyaç, düzenli okuma oranının yüzde 0,1 olduğu Türkiye’de ise bir hobiden başka anlam ifade etmemekte.

Yoksulluk, gerçekte bireyin geliri ile doğrudan ilişkili bir kavram değil. Bu ilişki kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumlar için geçerli sadece. Örneğin SSCB’nin egemen olduğu dönemde Rusya’da ortalama aylık gelir 50 USD düzeyinde iken ülkenin her vatandaşı temel gereksinimlerini karşılayabildiği gibi haftada en az bir kez dışarıda yemek yiyebilmekte, her türlü sağlık ve eğitim hizmetinden yararlanabilmekte ve yılda en az iki hafta ikamet ettiği şehrin dışında bir yerde tatil yapabilmekte idi. Bunun nedenini sistemin gerçekleştirmiş olduğu uygulamalarda aramak gerek elbette. SSCB’de konut, ısınma, aydınlanma, öğrenim ve gelişim, iletişim, şehir içi ulaşım ve tatil mekânlarında konaklama (yeme-içme de dahil) vatandaşlık temel hakkı olarak görüldüğünden bunlara ulaşmak için herhangi bir bedel ödenmemekte idi. Diğer ürün ve hizmetlerin gerçekleştirilmesi ise kâr amaçlı olmadığından küçük bedeller karşılığında ulaşılabilmekte idiler insanlar bu ürün ve hizmetlere. Örneğin üç saatlik Moskova-Samara uçak yolculuğu 3 (yazı ile üç) $, güzel bir restoranda dört kişilik (içki dahil) bir yemeğin bedeli ise sadece 1,5 (yazı ile bir buçuk) $ idi. Bu şartlar altında rahatlıkla geçinebilmekte ve kendilerini yeniden üretebilmekte idi SSCB vatandaşları.

Aradan 30 yılı aşkın bir süre geçti. Bugün artık tarihe karışmış olan SSCB’nin en büyük bileşeni olan Rusya’da ortalama aylık gelir 617 USD seviyesine geldi (bu rakam Rusya’da yayında olan Avita Rabota adlı İK portalının 2021 yılında yayınlamış olduğu rapordan alındı). Bu veriye göre yaklaşık 12,5 kat artmış aylık gelir. Ancak ne var ki Rusya vatandaşlarının en az yarısı için uçağa binmek bile bir hayal artık. Ellerine geçen para ile ancak günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmekteler.

Bugünün Rusya’sında yaşanmakta olan durumun çok daha acı bir biçimine de bizler Türkiye’de tanık olmaktayız.

Her ne kadar ülkenin partili cumhurbaşkanı, “ne yoksulluğu yahu, bizim iktidarımızda Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girdi, kişi başına milli gelirimiz 10 bin USD sınırına yaklaştı” tadında söylemlerle pembe bir tablo çizmeye kalkışsa da geçek bu ifadelerden çok daha farklı.

Her şeyden önce partili cumhurbaşkanının ifadelerinde gerçeği yansıtmayan hususlar olduğunu belirterek başlayalım konu ile ilgili analizimize… Türkiye ekonomisi AKP iktidarı ile girmedi en büyük 20 ekonomi arasına. Daha 2000 krizi öncesinde orada ve 17. sırada idi; Dünya Bankası verilerine göre. Yine aynı kaynak 2021 yılında Türkiye ekonomisinin artık ilk 20 ekonomi arasında olmadığını ve 22’nci sıraya gerilediğini söylemekte. 2022’de ise TL’nin yaşadığı olağanüstü değer kayıpları sonrasında biraz daha gerileyeceğini söyleyebilmek için kâhin olmak gerekmiyor. Dolayısı ile AKP iktidarı Türkiye ekonomisini dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına sokmadı, tersine oradan çıkarmayı başaran iktidar olarak aldı tarihteki yerini. Bu arada yeri gelmişken belirtelim; G20 forumu dünyanın en büyük ekonomisine sahip 20 ülkesinin bir araya gelmesinden oluşmamakta. Örneğin Almanya ve Fransa ekonomileri ilk 10’da yer almasına karşın bu forumda bağımsız olarak değil AB komisyonunun bir parçası olarak temsil edilmekteler. En büyük 20 ekonomi arasında yer alan İran ise bu forumun üyesi değil. Dolayısı ile G20 forumunu dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip ülkelerin forumu olarak görmemek gerekir.

Öte yandan bir ülke ekonomisinin büyük olması o ülkede yoksulluk olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Eğer öyle olsa idi dünyanın en büyük beşinci ekonomisi olan Hindistan bir refah ülkesi olurdu. Oysa Dünya Bankası verilerine göre Hindistan halkının yüzde 91’i yoksulluk koşullarında yaşam savaşı vermekte.

Bunun dışında kişi başına düşen milli gelir rakamı da bir ülkede yoksulluk olmadığını gösteren bir kriter değil tek başına ele alındığında. Eğer öyle olsa idi kişi başına düşen milli geliri 20 bin USD seviyesinde olan ve bu hâli ile zengin ülkeler kategorisinde yer alan Suudi Arabistan’da halkın yaklaşık yüzde 35’i yoksulluğun pençesinde olmazdı (Bu oran resmî verilerden yola çıkılarak bulunmuş değil. Çünkü Suudi Arabistan bu konuda veri paylaşmıyor; Dünya Bankası’nın tahminidir).

Kişi başına düşen milli gelirin yaklaşık aynı düzeyde olduğu Arjantin ile Küba arasında yapılan bir kıyaslamanın konuyu daha iyi anlatacağı kanısındayım. Arjantin kişi başına milli geliri 8.579 USD, Küba ise 9.478 USD ile (Dünya Bankası 2020 yılı verileri) orta gelirli ülkeler arasında yer almaktalar. Ne var ki kişi başına düşen milli gelir bakımından yaklaşık aynı düzeyde olan bu ülkelerden Küba’da hiç kimse yoksul değilken Arjantin halkının yüzde 21’i (yaklaşık 9 milyon insan) yoksulluğun pençesinde kıvranmakta.

Bir örnek de ABD’den verelim… Gerek askerî gerekse ekonomik olarak dünyanın en güçlü ülkesi olduğu varsayılan bu ülkede nüfus sayım bürosunun resmî açıklamasına göre 2021 yılında halkın yüzde 9’u, bir başka anlatımla 30 milyondan fazla insan yoksullukla mücadele ederek sürdürmekte yaşamını.

Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, kişi başına düşen milli gelirin düşük veya yüksek olması bir ülkede yoksulluk olup olmadığını anlamak için yeterli bir referans olmaktan hayli uzak. Esas olan, söz konusu toplam gelirin nasıl dağıldığı, hangi kesimlerin payına ne düştüğüdür. Türkiye’nin partili cumhurbaşkanının halkın gözünden kaçırmak istediği husus da budur.

Bir ülkede milli gelirin nasıl dağılmış olduğunu belirlemek için geliştirilmiş olan pek çok kriter mevcut. En popüler olanı ise GİNİ katsayısı kriteridir. GİNİ katsayısı, 0-1 arasında değerler alabilmekte ve sıfıra yaklaştıkça gelirin adil dağıtıldığını, bire yaklaştıkça da adaletsizliğin arttığını işaret etmektedir. Bu katsayı 0,41 olarak ölçüldü 2021 yılı Türkiye’sinde. Vahim bir durum.

Vahametin büyüklüğünü birkaç örnekle açıklayalım… GİNİ katsayısı, 2021 yılında Azerbaycan’da 0,22, Ukrayna’da ise 0,27’dir. Özellikle düşük katsayıya sahip ülkeleri seçerek buraya koyduğumu düşünenler için şunu söyleyeyim; Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü (OECD) üyeleri içinde GİNİ katsayısı en kötü 4 ülkeden biridir Türkiye. Eğer Avrupa ile bir kıyaslama yapacak olursak AB üyesi ülkeler içinde GİNİ katsayısının Türkiye’den yüksek olduğu tek ülke 0,42 ile Bulgaristan görünmektedir (kaynak: Euronews).

Gelir dağılımının hesaplandığı diğer yöntem ise toplumdaki en yüksek ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların karşılaştırılması. Toplumun en zengin yüzde 20’lik kesiminin geliri ile en yoksul yüzde 20’lik kesiminin gelirine oranı karşılaştırılarak P80/P20 hesaplanıyor. Farkın fazla olması gelir dağılımı eşitsizliğinin yüksek olması anlamına geliyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’de halkın yüzde 40’ı gelirin sadece yüzde 16,5’ini alıyor. En zengin yüzde 20’lik grup ise gelirin yüzde 47,5’ini alıyor.

Kısacası gelir dağılımı adaletsizliğinde dünya liderliğine oynayan bir ülkede yaşamaktayız. Partili cumhurbaşkanı istediği kadar bağırsın, “kişi başına milli gelirimiz şu kadar oldu bu kadar oldu” diye; o artan gelir halkın cebine girmedikten sonra yoksulluk engellenemez.

Ekonominin büyümesi yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olması anlamına geliyor Türkiye’de.

Yoksulluğun ölçümü için kullanılan bir kriter de, “Ciddi Maddi Yoksunluk Oranı” kriteridir. Eurostat (Avrupa İstatistik Enstitüsü) tarafından belirlenmiş bir kriterdir bu ve TÜİK tarafından da kabul edilmiştir. Bu kritere göre aşağıda belirtilmiş dokuz ürün ve/veya hizmetin en az dördüne ulaşılamama hâli derin yoksulluk olarak tanımlanmaktadır.

Çamaşır makinası, renkli televizyon, telefon, otomobil, beklenmedik harcamayı borçlanmadan karşılayabilme, evden uzakta bir haftalık tatil, kira, kredi kartı ödemelerini yapabilme, iki günde bir et, tavuk veya balık içeren bir yemek, borçlanmadan ısınma/aydınlanma…

TÜİK verilerine göre 2021 yılında Türkiye’nin yüzde 32,3’ü derin yoksulluk ağının içinde yer almakta. 2022 yılında meydana gelen gelişmeleri dikkate alacak olursak bu oranın daha da büyüyeceğini rahatlıkla söylemek mümkün.

Buraya kadar soyut rakamlarla ülkedeki yoksulluğun düzeyi açıklanmaya çalışıldı. Bundan sonrasında ise yine rakamlarla ancak biraz daha somut hesaplamalarla bu yoksulluğun günlük hayatımızdaki yerini belirlemeye çalışalım.

Üzerinde rahatlıkla hemfikir olunabilecek bir gerçeklik bir toplumun en yoksul kesimlerinin; işsizler, güvencesizler (prekarya), emekliler ve asgarî ücret karşılığı çalışanlardan oluştuğudur. Yukarıda sayılan gruplara dahil olanların ülke nüfusuna oranı ise yoksulluğun toplumda hangi düzeyde yayılmış olduğunun bir göstergesi olarak kullanılabilir.

2021 yılı verilerine göre Türkiye’de 3 milyon 540 bin işsiz (TÜİK), 10 milyon 770 bin güvencesiz çalışan (ILO), 13 milyon 770 bin emekli (SGK) ve 9 milyon 700 bin asgarî ücret karşılığı çalışan insan bulunmakta. Yine SGK 2021 yılı verilerine göre ülkedeki aktif sigortalı sayısı 25 milyon (işçi ve devlet memuru).

Sadece asgarî ücret mukabili çalışan sayısının toplam çalışana oranı bile yoksulluğun ne düzeyde yaygın olduğunun bir göstergesi (yüzde 39). Bu oran değişik Avrupa ülkelerinde aşağıdaki gibi:

Belçika; yüzde 1
İspanya; yüzde 1,1
Çekya; yüzde 1,9
Macaristan; yüzde 3,2
İngiltere; yüzde 4,9
Fransa; yüzde 8,3
Portekiz; yüzde 16,8
Slovenya; yüzde 19,2

(Kaynak Euronews).

Asgarî ücretle çalışanların tüm çalışanlara oranının bu kadar yüksek olduğu bir başka ülke yok Avrupa kıtasında. Ancak bu oran bile ülkedeki yoksulluğun yaygınlık düzeyini belirleme konusunda yetersiz kalabilir.

Şimdi analizimizi biraz daha derinleştirelim…

İşsizler… 2021 yılında Türkiye’de ortalama işsizlik maaşı 1.690 lira idi. TCMB verilerine göre Amerikan dolarının 2021 yılı ortalama değeri 8,90 olduğuna göre işsizlik ortalama maaşı 190 dolar olarak gerçekleşti; analizimiz için değerlerini esas aldığımız yıl zarfında.

Güvencesizlere bakalım; güvencesizler tanımı ile geniş kapsamlı işsizlik tanımı içinde yer alan insanları kast etmekteyiz. Yani, geçici işlerde çalışanlar, seyyar satıcılar, ev işlerinde gündelikçi olarak çalışanlar, esnaf kuryeler vb. Bu kapsamda çalışanlar içinde; yazılım uzmanları, grafikerler, bir kısım esnaf kurye gibi görece yüksek gelire sahip olanlar da var. Bunları yukarıda vermiş olduğumuz rakamdan düştükten sonra asgarî ücret seviyesinde aylık geliri olanları belirleyebiliriz. Yapılan tahminler (bu alanda verilmiş resmî bir sayı yok) güvencesiz çalışanların yaklaşık yarısının asgarî ücret seviyesinde bir gelir elde ettiği yönünde. 2021 yılında net asgarî ücret (asgarî geçim indirimi dahil) 2.825,90 lira, yani 317,51 dolar idi.

Böylelikle yaklaşık 5 milyon 500 bin güvencesiz çalışan ile 9 milyon 700 bin asgarî ücret karşılığı çalışanın da 2021 yılı ortalama ücretini belirlemiş olduk.

Emeklilere gelince… SGK ülkedeki en düşük emekli maaşını ve asgarî ücretin altında gelir elde eden emekli ve/veya hak sahibi (dul ve yetim) sayısını bir sır gibi saklamakta. Bununla birlikte emeklilerin sorunları ile ilgili çalışan kimi kuruluşların konuya ilişkin tahminleri var. Bu tahminler yüzde 70 seviyesi etrafında yoğunlaşmakta. Bu tahmini de bir veri olarak kabul edersek eğer ülkedeki 13 milyon 770 bin emekli ve/veya hak sahibi içinden 9 milyon 639 bin kişinin asgarî ücret veya daha altında ortalama gelire sahip olduğunu ifade etmek mümkün. SGK emekli maaşları ile ilgili bilgileri açıklamama konusunda ısrar ettiği için bu insanların ortalama gelir seviyesinin belirlenmesi olanak dışı. Biraz iyimser bir yaklaşım göstererek bu 9,5 milyonu aşkın insanın da ortalama olarak asgarî ücret düzeyinde bir gelir elde etmiş olduklarını varsayalım.

Analizimizi tamamlamak için iki veriye daha ihtiyaç var: 2021 yılı GSYH ve aynı yılda Türkiye nüfusu…

Euronews tarafından aktarılan IMF verilerine göre GSYH 806,8 milyar dolar. Nüfus ve vatandaşlık işleri verilerine göre ülke nüfusu ise 85 milyon.

Şimdi bütün bu verileri bir tabloda toplayalım, tablo şöyle oluşuyor:

Tablonun açıkça gösterdiği gibi toplum katmanlarının en alt gelir grubunda yer alan yüzde 33,4’lük kesimi GSYH’den ancak yüzde 13’lük bir pay alabilmektedir.

Ülkedeki yoksulluğun gerçek boyutlarını (biraz da iyimser bir yaklaşımla) ortaya koyan bu tabloyu inceledikten sonra bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım:

“Fortune 500”, tüm dünyada en büyük şirketlerin yıllık performanslarının belirlenmesi için yapılan bir araştırmadır. Bu araştırmanın “Türkiye 2021” sonuçlarına göre ülkede faaliyet göstermekte olan en büyük 500 işletmenin 2021 yılı net kârı yaklaşık 17 milyar 750 milyon dolar.

Fortune 500 araştırmasına bankalar ve diğer finans kuruluşları dâhil edilmiyor. O hâlde biz dâhil edelim ve Türkiye’nin en büyük 10 özel bankasının 2021 yılı kârını da ekleyelim yukarıdaki tutara.

BDDK verilerine göre 10 büyük özel bankanın 2021 yılı net kârı yaklaşık 4 milyar 62 milyon dolar. İkisini toplayınca ulaştığımız rakam ise 21 milyar 812 milyon dolar; bir başka anlatımla 2021 yılı GSYH’sinin yüzde 2,71’i… Yukarıda yer alan tabloda 5,5 milyon güvencesiz çalışanın GSYH payının yüzde 2,6 olduğu belirtilmişti. Şu halde 500 büyük sanayi ve hizmet kuruluşu ile 10 banka 5,5 milyon güvencesizden daha fazla pay sahibi GSYH üzerinde. Gelir dağılımının bu kadar dengesiz olduğu bir ülkede yoksulluğun yaygınlaşması kadar doğal ne olabilir?

Üstelik bu rakamlar gerçeği tam olarak yansıtamıyor maalesef. Gerçeği tam olarak yansıtamıyor çünkü Türkiye kamuoyunda “beşli çete” olarak bilinen kuruluşlara (Cengiz, Kolin, Mak-Yol, Kalyon, Limak) ait kâr bilgileri yer almıyor bu araştırmada. O bilgiler ticari sır! Bahse konu şirketlerin son 10 yılda sözleşme bedeli yaklaşık 15 milyar dolar olan kamu ihalesi aldığı bilinmekte. Normal şartlarda bu büyüklükteki bir işten yaklaşık 1,5 milyar dolar kâr elde edilir. Ne var ki proje sürecinde gerçekleşen fiyat artışları yüzünden ihalenin gerçek bedelini de elde edilen kârın büyüklüğünü de tahmin edemiyoruz çünkü bu konularla ilgili hiçbir bilgi paylaşılmıyor kamuoyu ile. Sadece anılan kuruluşların kârlarının tahmin edilenden daha büyük olduğunu söylemek mümkün.

Tabii beşli çete demişken bunlara sağlanan ihale kolaylıklarının dışında bir de vergi istisnalarından söz edilmesi gerekiyor. Bir dönem Ticaret Bakanlığı görevinde bulunan Ruhsar Pekcan’ın görevi esnasında yapmış olduğu bir açıklamadan bu şirketlere 2011-2021 yılları arasında tam 128 adet vergi indirimi yapılmış olduğunu öğrendik. Sıradan vatandaş nerede ise nefes aldığı için vergi ödemekte iken bu kuruluşlara gösterilmiş olan kolaylıklar dikkat çekici.

Tabii vergi indirimi denilince sadece beşli çeteye yapılan indirimler gelmemeli akla. AKP iktidarı döneminde yapılan mevzuat düzenlemeleri sayesinde çok geniş bir yelpazede yayılmış olan şirketler nemalandılar bu indirimlerden. Kimler mi? Şirket adlarını vermek o kadar kolay değil. Sayıları hayli fazla, bu nedenle faaliyet alanları itibarı ile vergi indiriminden kimlerin yararlanmış olduklarını belirtelim:

Döviz kazandırıcı faaliyette bulunan işletmeler ile bu tür faaliyetlere destek olan işletmeler için getirilmiş olan “Destek Yönetim Sistemi” (DYS) adlı yönetim (!) sistemi sayesinde her türlü dış ticaret işletmesi ve bu işletmelerin faaliyetlerine destek olan finansal kuruluşlara sağlanmakta bu vergi indirimi. Kaç şirket ne kadar indirim almış? Gösterdikleri faaliyet gerçekten döviz kazandırıcı niteliğe sahip mi? Bu soruların yanıtı yok elbette. Vergi sistemi zaten pek çok adaletsizlik içermekte.

2021 yılında yıllık brüt geliri 14.500 dolar olan bir ücretli, bu geliri üzerinden yüzde 27 vergi ödemekte iken milyonlarca dolar kâr eden dev şirketlerin yüzde 20 oranında kurumlar vergisi ödediği bir ülkede yaşamaktayız. Yeri gelmişken 2021 yılı içinde tahsil edilmiş olan vergilerin yüzde 17’sinin ücretlerden kesilen gelir vergisinden oluştuğunu (yaklaşık 20 milyar 300 milyon dolar), buna mukabil kurumlar vergisi toplam tahsilatının tahsil edilmiş vergilerin yüzde 14’ü olduğunu da (yaklaşık 16 milyar 700 milyon dolar) belirtelim.

Tabii ücretlilerin üzerindeki vergi yükü bu kadarla da kalmıyor. ÖTV ve KDV tahsilatları toplam vergi gelirinin yüzde 29’una denk gelmekte (yaklaşık 34 milyar 630 milyon dolar). Bunun da büyük kısmının çalışanlar tarafından ödenmiş olduğunu ifade etmek gerçekçi bir yaklaşım olur. Buna bir de alkollü içeceklerden ve tütün mamullerinden alınan vergileri ekleyelim. Ücretlilerin ödemiş oldukları verginin nerede ise gelirlerinin yarısına yakın olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Bu oranda vergi ödeyen sıradan vatandaşa, ödemiş olduğu vergiler yokluk, sefalet ve açlık olarak geri dönerken, kurumlar vergisi mükellefi şirketlere (özellikle de büyük şirket ve holdinglere) yatırım indirimi, teşvik, destek ve finansal kolaylık olarak dönmektedir. Sözü edilen vergi indirimleri dışında belirli şartları yerine getiren işletmelere sağlanan istihdam desteği, asgarî ücret desteği, finansal yardım desteği vb. tutarı yüz milyonlarca dolar ile ifade edilen destekler şirketlere dağıtılmaktadır.

İşte Türkiye’deki yoksulluğun resmi.

Yazıyı bitirmeden önce bir de şunu ekleyelim… Son günlerde bir kampanya başlatıldı; okullarda bir öğün yemeğin öğrencilere ücretsiz olarak sunulması için. Elbette iktidar kanadı hiç ilgilenmedi bu konu ile. Neden ilgilensinler ki? Kaynak yok.

Tabii gerçek bu değil. Gelin bir hesap daha yapalım…

Türkiye’de devlet okullarında öğrenim gören okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin toplamı 15 milyon 840 bin kişi (özel okullarda ve açık öğretim kurumlarında öğrenim görenler bu sayının dışındadır). Bu rakam MEB açıklaması.

Bu kadar öğrenciye sabah kahvaltısı ve bir ders yılı boyunca kahvaltı ve öğle yemeği vermenin maliyeti 3 milyar 500 bin dolar.

Büyük para gerçekten ancak;

İstanbul Havalimanı işletmesinin 20 yıl ertelenen (ve elbette ödenip ödenmeyeceği tartışma konusu olan) kira borcu: 1 milyar 600 bin dolar.

Otoyollar için otoyol müteahhitlerine hazine garantisi: 260 milyon dolar (yıllık).

Çanakkale Köprüsü Hazine garantisi: 330 milyon dolar (yıllık).

Ülke ekonomisine önemli bir yarar sağlamayan (kanaatimce son derece gereksiz olan) bu üç yatırımın gerçekleşmemiş olması hâlinde yapılacak tasarruf: 2 milyar 190 milyon dolar.

Arada 1 milyar 310 milyon dolar mı kaldı eksik olarak?

Kurumlar vergisi oranını beş puan arttırıp bir de beşli çeteden vergi almaya başlayın bir zahmet. Aç, açık kimse kalmaz!

Son söz: Ekonomik kaynaklar tarihin her döneminde dünyanın her ülkesinde kısıtlıdır. Bu kısıtlı kaynaklar toplum yararına kullanıldığı takdirde refaha ulaşılır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here